default avatar Hoşgeldin, Ziyaretçi: Aşağıdaki form ve bağlantıları kullanarak sitemize giriş/kayıt işlemlerinizi gerçekleştirebilirsiniz.
 Şifremi Unuttum?  Yardım  Üye Ol Tarih: 22-08-2014, Saat: 17:39



Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA

Yazar Konuyu Başlatan: Dücane - Görüntüleme - Okunma Okunma Sayısı: 9840 - Yorum Toplam Yorumlar: 47
Konu Kalitesi: % 100
Yeni Yorum Gönder  Yeni Konu Gönder 
 
Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5

Dücane
Forum Kıdemlisi
****


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 209
Yorum Sayısı: 270
Üyelik Tarihi: Jan 2011
Rep Puanı: 0


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #1
Konu Tarihi: 31-01-2011 23:20
(Bu konu en son: 07-02-2011 Tarihinde, Saat: 12:44 düzenlenmiştir. Düzenleyen: Tarık Ziyad.)
Fıkıh Usulü Kavramı:

İslâm hukuku metoduna verilen bu isim, "fıkıh" ve "usûl" kelimeleri bir­leştirilerek ortaya çıkarılmıştır.

Fıkıh Kelimesinin Lügat Manası:

Bir şeyi bilmek ve kavramaktır. Kur'an-ı Kerim'de ise, incelikleri anlamak, meselenin derinine inmek, çok iyi kavramak ve konuşanın maksadını idrak etmek manalarında kullanılmıştır.

Nitekim aşağıdaki âyetlerde zikredilip fıkıh kökünden türetilen ve anla­mak diye tercüme edilen şu kelimeler, yalın bir bilme anlamında değil, "de­rin bir şekilde anlamak ve idrak etmek" manalarında kullanılmışlardır. "Kavmi ona «söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz» dediler."[1]

"... Bu kavme ne oluyor da söz anlamaya yanaşmıyorlar?"[2]

Peygamber efendimiz de: "Allah kime hayır dilerse, onu dinde fakih kı­lar" hadisinde[3] "fakih kılar" ifadesiyle "ince anlayışlı kılar" demek istemiştir.

Fıkıh Kelimesinin Istılahi Manası:

- Müctehidlerin şer'i delillerden hüküm çıkarmaları ve çıkarılan bu hüküm­leri bilme demektir. Mesela faizin haram olduğu hükmünü tesbit etmek fıkıh olduğu gibi, onun haranı olduğunu öğrenmek de fıkıhtır.

Tariften de anlaşıldığı üzere, şu ilim dalları fıkıh ilmine girmezler.

a. Akaid bilgileri: Fıkıh ilminin sahası, ibadet ve muamelattan ibaret ol­duğundan, inançla ilgili bilimler bunun sahasına girmemektedir.

b. Ahlâkla ilgili bilimler fikıhın sahasına girmemektedir.

c. Yine "bir bütün parçasından daha büyüktür" türündeki aklî yargılar, "ateş yakıcıdır" şeklindeki duyu organları yoluyla elde edilen bilgiler; "siyanür öl­dürücü bir zehirdir" şeklindeki tecrübe ile kazanılan pozitif ilimler; tarama yoluyla tesbit edilen gramer bilgileri; örf ve adetlerin kurallaştırmasından ibaret olan beşeri hukuklar ve benzeri bilgiler, dini delillerden alınmadıkla­rı için asıl itibariyle fıkıh kavramına girmezler. Her ne kadar akıl ve örfün şer'i hükümlerde belli fonksiyonları varsa da bunlar ancak Kur'an ve Sünnet'in ışı­ğında delil kabul edildiklerinden yalnızca bunlara dayanılarak tesbit edilen hükümler, fıkıh kavramına dahil değildir. Bu itibarla naslara ters düşen ak­lî yargılar ve fasid örfler şer'i şerif tarafından red edilmiştir.



Usul:

Bu kelime "el-Asl" kelimesinin çoğuludur. Arap dilinde temel ve esas ma­nalarına gelmektedir.

Istılahta ise, şu anlamları ifade etmektedir.

a. Delil olma: "Bu hükmün aslı icmadır" sözündeki asi kelimesi delil de­mektir. Fıkıh usûlündeki usûl kelimesi delil manasını ifade etmektedir. Çün­kü şer'i hükümler dini deliller temeli üzerine bina edilmiştir. Bu itibarla fı­kıh usûlü, fıkhın delilleri anlamını da ifade etmektedir.

b. Tercihe şayan olma: "Sözde asıl olan gerçek manasıdır" cümlesindeki "asıl olan" ifadesi tercihe şayan olan demektir. Yani bir sözün aksine delil ol­madıkça mecazi anlamı değil gerçek anlamı tercih edilir.

c. Kaide: "Zaruret halinde olan kişiye, leşin mubah olması aslın hilafına-dır" cümlesindeki "asi" kelimesi kaide anlamındadır.

d. Eski halin devamı: "Beraeti zimmet asıldır" kaidesindeki "asıldır" ke­limesi bu anlamdadır. Yani, aksi isbat edilmedikçe insan, yükümlü olmamak

halini korur demektir.




Fıkıh Usûlünün Tarifi:


Fıkıh ve usûl kelimeleri birleştirilerek fıkıh metoduna verilen bu ismin ıs-tılahi manası, "şer'i hükümleri çıkarmaya ulaştıran delil ve kaideleri belirle­yen ilim" demektir.

Fıkıh usûlü alimleri, bu delil ve kaideleri tesbit ederler. Fıkıh alimleri de bu delil ve kaidelere dayanarak şer'i hükmün ne olduğunu belirlerler.

Mesela: "Aksine bir delil olmadıkça emirler gereklilik ifade ederler" cüm­lesi bir fıkıh usûlü kaidesidir. Bunu usûlcüler tesbit ederler. Müctehid fıkıh alimleri de bu kaideye dayanarak hüküm çıkarırlar. Meselâ, namaz kılmanın hükmünü bilmek için "namazı kılın"[4] emrine bakarlar ve "emirler gerek­lilik ifade ederler" kaidesine dayanarak da namazın farz olduğu hükmüne va­rırlar. Çünkü "namazı kılın" bir emirdir ve bu emrin aksine herhangi bir de­lil de yoktur. Keza "zinaya yaklaşmayın"[5] yasağına bakar ve bu yasağı bo­zan başka bir delil bulamayınca zina etmenin haram olduğu hükmünü tes­bit ederler.

Tarihe zikredilen "deliller"den maksat; Kitap, Sünnet, icma ve kıyas gibi şer'i delillerdir. Bunları bilmekten maksat ise, bunların seran delil olup ol­mayacaklarını, delil olma derecelerini, manaları ifade şekillerini ve diğer özel­liklerini bilmektir.

Görüldüğü gibi, fıkıh usûlü alimleri, şer'i delilleri bir bütün olarak ince­lerken, fıkıh alimleri bunları, teker teker inceleyip detaylı hükümler çıkar­maya çalışırlar. Bununla birlikte bunlar da fıkıh usûlü kaidelerinden ve bü­tün olarak şer'i delillerden faydalanırlar.

--

[1] Hud, 91
[2] Nisa. 78
[3] Buharı, Kit. İlim bab: 10; Müslim, Kit. imare, bab; 175 h.n. 1037; Tirmizi, Kit. ilim bab; 1 hn. 2645; îbnMace, Kir. Mukaddime, bnb: 17, liri: 220, 221
[4] Bakara, 43
[5] İsra, 32

Fıkıh Usulü- Hasan Karakaya




Resûlullah (sav):


“Kim korkarsa akşam karanlığında yol alır. Kim akşam karanlığında yol alırsa hedefine varır.

Haberiniz olsun Allahın malı pahalıdır, haberiniz olsun Allah’ın malı cennettir.”

Tirmizi, Kıyamet 19, (2452).



Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla
Tarık Ziyad
Yönetici
*******


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 411
Yorum Sayısı: 588
Üyelik Tarihi: Dec 2010
Rep Puanı: 11


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #2
Konu Tarihi: 02-02-2011 10:09
Fıkıh Usûlü ilminin Ortaya Çıkışı

Fıkıh ilmi, fıkıh usûlünden önce ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte fıkıh alimleri, yazıp kitap haline getirmedikleri usûl, kaide ve prensiplerini fıkhı içtihadlannda işletmişlerdir.

Fıkıh usûlünün daha sonra ortaya çıkmasının sebebi şudur:

a. Resulullah döneminde bir kısım fıkhı usûl kaidelerine'ihtiyaç yoktu. Çün­kü tek fetva makamı Resulullah'tı. Ona vahiy geldiğinden genel olarak içti­hada gerek kalmıyordu ki, şer'i bir metod belirlenip fetvalar ona göre veril­sin ve meselelerin hükmüne o yolla varılsın.

İçtihada lüzum hissedilen savaş taktiği gibi istisnai durumlarda ise, Resulullah kendi yeteneği ile ictihad ediyor, bazan da istişare ile sonuca varıyor­du.

b. Sahabe döneminde Resulullah'ın vefatından sonra ortaya çıkan mese­le ve hadiseler karşısında yeni ictihadlara ve fetvalara İhtiyaç hissedildi. Fa­kat sahabeler, usûl kaidelerini yazılı bir şekilde tesbit etmeye gerek görme­diler. Ortaya çıkan meselelerin hükmü hakkında Allah'ın Kitabına, onda bu-larmyorlarsa Resulullah'ın Sünnetine başvuruyorlar, onda da bulamıyorlarsa yine nasların ışığı altında şer'i şerifin gayesi ve ruhuna uygun bir şekilde İc­tihad yapıyorlar ve bunu yaparlarken herhangi bir zorluk hissetmiyorlardı. Çünkü onlar, Peygamberin fıkıh medresesinde yetişmişlerdi. Dile aşinalıkla­rı, meselelere vakıf olmaları, keskin zekaya, temiz ruha ve samimi niyete sa­hip olmaları, onların ictihad etme ve fetva verme yeteneklerini iyice kuvvet­lendiriyordu. Böylece sahabelerin döneminde de yazılı fıkıh usûlüne İhtiyaç hissedilmediğı için, bu ilim tedvin edilmemişti.

c. Tabiin döneminde de bu ilmin tedvini görülmemiştir. Bunlar da saha­belerin yolunu izliyor ve onların metodlarınt takip ediyorlardı. Dini deliller­den şer'i hükümler çıkarırken bir kısım usûl kaideleri yazıp onlara bağlı kal­maya ihtiyaç hissetmiyorlardı. Çünkü onlar da asr-ı saadete ve selef-i salihi-nin dönemine çok yakınlardı. Sahabelerden direk faydalanma ve onlardan ilim alma İmkanına sahiplerdi.

d. Tebei tabiin döneminde ise İslâm devletinin sınırları iyice genişledi. Çe­şitli milletler İslâm'a girdi. Yabancı kültürlerle muhatap olundu. Arap acem birbirine karıştı. Arapça eski safiyetini muhafaza edemedi. Müctehİdler ve ictihadlar çoğaldı. Naslardan hüküm çıkarmada çeşitli metodlar ortaya çıktı. Tartışma alanları açıldı. Meseleleri birbirinden ayrıştırıp onların her birine hü­küm çıkarma zorlaştı. Bu nedenle naslardan sıhhatli hükümler çıkarmak için bir kısım kurallar belirlemeye ve belli metodlar koymaya ihtiyaç hissedildi.

Böylece müctehid, İhtilaflı hususlarda o kaidelere uysun ve isabetli İcti­had yapsın. İşte Arapçanın dil kaidelerinden ve şeriatın asıl gayesinden il­ham alınarak tesbit edilen bu kurallar ve belirlenen bu metod, fıkıh usulü­nü ortaya çıkardı.

Ancak fıkıh usulüne ait kaideler, Sahabe-i Kiram ve Tabiin tarafından ya­zılıp kitap haline getirilmemiş İse de, bu kaideler onların zihninde yaşamak­taydı ve bunlar kendi dönemlerinde ortaya çıkan meselelerin hükmünü tes­bit etmek için bu gibi kurallara baş vuruyorlardı.

Mesela: Hz. Ali'nin (ra) herhangi bir şey yapmak İçin müşterilerden aldık­ları eşyaları zayi eden sanat erbablarına bu malların bedellerini ödettirmesi ve: "Ancak böyle davranmanın insanların maslahatına uygun düşeceğini" söy­lemesi, fıkıh usulü kaidelerinden biri olan "Mesalih-i Mürsele"ye İşaretti.

Sahabe-i Kiram ve Tabiinden sonra gelen müctehid imamlar da. dinî de­lillerden fıkhi hükümler çıkarırken yazılı olmayan bir kısım özel kaidelere ri­âyet etmişlerdir. Mesela: Ebu Hanİfe'nin şöyle söylediği nakledilmektedir: "Ben evvela Allah'ın Kitabına baş vururum, ondan hüküm çıkarırım. Aradığımı on­da bulamazsam Resulullah'ın sünnetine baş vururum. Şayet, Allah'ın Kitabın­da ve Resulullah'ın sünnetinde aradığımı bulamazsam, Resulullah'ın ashabın­dan dilediğimin sözünü alırım. Onların sözünü bırakıp başkalarının sözüne başvurmam."

Bununla birlikte bunlar da, hüküm çıkarırken izledikleri metodları kitap haline getirmemişlerdir. Ebu Yusuf ve Muhammed b. Hasan'ın Fıkıh Usûlü ilminde kitap yazdıkları rivayet edilmişse de bize ulaşmamıştır.

Nihayet H. 204'de vefat eden İmam-ı Safi "Ümm" adlı kitabının girişi ma­hiyetinde olan ''Usûl Risalesi"ni yazmıştır. Böylece Fıkıh Usûlü İlmini sistem-leştiren ilk kişi olmuştur.

İmam Şafii, bu risalesinde Kur'an-ı Kerimin hükümlerin kaynağı ve be­yan edicisi olduğundan, sünnetin Kur'an'ı açıklar mahiyette olduğundan, io madan, kıyasdan, nasih ve mensuhdan, emir ve nehiyden, haberi ahadın de­lil olabileceğinden ve benzeri usûl konularından bahsetmekte, risalesinde üs­tün bir ilmi üslûpla konulara değinmekte, söylediklerini delillere dayandır­makta ve meselelerin derinliklerine inmektedir.

Daha sonra gelen alimler ise, Fıkıh Usûlü hususunda kitap yazarlarken üç metod takip etmişlerdir:



1- Mezhebi Esas Almayan Metod:

Herhangi bir imamın mezhebinin tesiri altında kalmadan usûl kaideleri­ni İlmi olarak incelemeyi esas alan metoddur: Şafiî mezhebinden olan alim­lerin çoğu bu metodu izledikleri için buna Şal'İ Metodu denilmiştir. İlmi Kelamcılar da aynı metodu takip etmişlerdir. Bu metodun önemi, herhangi bir mezhebin tesirinde kalmamasıdır.

Bu metodla yazılan meşhur kitapların bazıları şunlardır:

H. 413'de vefat eden Abdulmelik bin Abdullah el Cuveyni'nin "el-Burhan" isimli eseri;

H. 505'de vefat eden İmam Gazali'nİn yazdığı "el-Müstesfa" isimli eseri;

H. 4T3'de vefat eden Muhammed bin Ali el-Basri el-Mutezili'nin yazdığı "el-Mutemed" isimli eseri. Bu üç kitabı, hem H. 606'da vefat eden Fahreddin Razı özetlemiş, hem de H. 631'de vefat eden Ali bin Muhammed Seyfeddin el-Amidi "el-İhkam fi V'suli'l-Ahkam" adlı eserinde özetleyip, bazı ilaveler de yaparak, zikretmiştir. Bu iki alim de Şafii mezhebindendir.


2- Mezhebi Esas Alan Metod:

Bu metod ise mezheb imamlarından nakledilen fer'i meselelerin ışığı al­tında usûl kaidelerini İnceleyen metoddur: Hanefi Mezhebine mensub olan alimler bu yolu izlemişlerdir. Bu alimler fıkıh imamlarının dini delillerden çı­kardıkları hükümlere mutabık usûl kaideleri koymuşlardır. Bu nedenle fer'i meseleler hakkında yazdıkları eserler pek çoktur. Bu metodun faydası İse, usûl kaidelerini teorik alandan alıp tatbikat sahasına koyması ve mezhebe ait olan fer'i meseleleri genel kaidelere bağlamasıdır.

Bu metodla yazılan en meşhur eserlerden bazıları şunlardır.

H. 370'de vefat eden Ebu Bekr Ahmecl bin Ali el-Cessas'ın yazdığı usûl ki­tabı;

H. 430'de vefat eden Abdullah bin Ömer ed-Debbusİ'nİn yazdığı usûl ki­tabı;

H. 482'de vefat eden AH bin Muhammed el-Pezdevi'nin yazdığı usul ki­tabı;

H. 730'de yılında vefat eden Abdul Aziz bin Ahmed'in, Pezdevi'nİn usû­lüne şerh olarak yazdığı "Keşfü'L-Esrar" isimli kitabı.


3- Karma Metod:

Bu metod yukarıdaki iki metodun karması olan metoddur: Bu metodun takipçileri, bir yandan Şafii ve İlm-i Kelamcılar'ın metoduna başvurarak ge­nel kurallar tesbit etmişler, diğer yandan, tesbit ettikleri bu kuralları fer'i mes'elelere tatbik etmişlerdir. Bu metod üzere yazılan kitaplardan en önem­lileri ise şunlardır:

H. 649'da vefat eden Hanefi mezhebinden Ahmed bin Ali es-Saati'nin yaz­dığı "Bediu'n-Nizam" isimli eseri; bu kitap Pezdevİ'nin ve Amidi'nin kitap­larının karmasıdır.

H. 747'de vefat eden Hanefi mezhebinden Abdullah bin Mesud'un yazdı­ğı "et-Tenkih ve't-Tevdih" isimli eseri;

H. 792'de vefat eden Şafii mezhebinden Ömer Taftazaninin yazdığı "Şer-hu't-Tevhid" isimli eseri;

H. 771'de vefat eden Abdul Vahhab es-Subkİ'nin "Cemu'l-Cevami" isim­li kitabı;

H. 86l'de vefat eden Hanefi mezhebinden Muhammed bin Abdulvahid Ke-maluddin İbnu'l Humam es-Sivasî'nin yazdığı "et-Tahrir" adlı kitabı;

H. 1119'de vefat eden Muhibbullah bin Abdu'ş-Şekur eş-Şafii'nin yazdı­ğı "Müsellem es-Subut" isimli kitabıdır.

Caferi mezhebinde yazılan meşhur usul kitaplarından bazıları ise şunlar­dır:

H. 336'da vefat eden Şerif el-Murtaza'nın yazdığı "ez-Zeria ile Usuli'ş-Şe-ria" isimli eseri;

H. 460'da vefat eden Muhammed bin Hüseyin et-Tusi'nin yazdığı "Udde-tu'l-Usul" adlı eseri

H. 1205'de vefat eden Ebu'l Hesen el-Cilani'nin yazdığı "Revanın" isim­li eseri;

H. 1341'de vefat eden Muhammed Mehdi el-Kâzımi'nin yazdığı "el-Ana-vin" adlı kitaptır.

Ancak şu noktayı belirtmek gerekir ki, bu metodlarla yazılan eserler, İs­lâm şeriatının hikmet ve gayelerine ait malumatlar üzerinde durmamışlardır. Bu malumatları Maliki mezhebinden olan Ebu İshak eş-Şatıbi "Muvafakat" adlı eserinde İzah etmeye çalışmıştır.

[Resim: pqW4k.gif]


Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla
Tarık Ziyad
Yönetici
*******


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 411
Yorum Sayısı: 588
Üyelik Tarihi: Dec 2010
Rep Puanı: 11


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #3
Konu Tarihi: 02-02-2011 10:10
Fıkıh Usulu'nun Önemi

Öncülerimiz olan İslâm alimleri, bizlere ilimler arasında mertebesi yüksek, faydası tartışılmayan, eski ve yeni hiçbir ümmette eşi ve benzeri görülmeyen üstün bîr hukuk metodu bırakmışlardır. Buna fıkıh usûlü ilmi denilmektedir.

İslâm hukuku alimleri,. Allah'ın kitabı ve Rasulü'nün sünnetini İyice anlamak ve bunlardan kulların yükümlü oldukları hükümleri sıhhatli bir şekilde çıkarmak İçin fıkıh usulünde bir kısım kurallar tesbit etmişler ve bu çabalarıyla her şeyden önce Allah'ın rızasına ulaşma gayesini hedeflemişlerdir.

Şüphesiz ki, şer'i hükümleri dinen itibar edilen kaynaklardan çıkarma, kişilerin heva ve heveslerine veya tesadüf eseri rastlanan gelişi güzel kurallara göre değil, bu sahada uzun çalışmalar sonucu elde edilen sağlam kaideler ve hassas kriterlere göre yapılacaktır. Böylece ictihad eden fakih, bu kural ve kriterlere uyarak sıhhatli bir sonuca varsın ve sağlam bir yol izleyerek şer'i hükmü tesbit etmiş olsun. Aksi taktirde ayağı kayar, İstemese de sapar ve şer'i şerifin ruhuna aykırı olan hükümler tesbit etmiş olur. Böylece hem kendi sapar, hem de İnsanları saptırmış olur. İşte bu yanlışa düşmemek İçin "Fıkıh Usulü" ismiyle anılan ve İslâm hukukunda sağlam bir metod olarak takip edilen bu İlme ve bunu bilmeye şiddetli ihtiyaç hissedilmektedir. Çünkü şer'i hükümlerin kaynaklarının neler oldukları, bu kaynaklardan her birinin ne türden olan hükümlere dayanak olacağı ve bunların kendi aralarında kuvvetlilik derecelerine göre nasıl sıralandıkları Fıkıh Usulü ilmîyle öğrenilir. Keza müctehid fakih, şer'i kaynaklardan hüküm çıkarırken hangi şart ve kurallara uyulması gerektiğini bu ilimden öğrenmiş olur. .

Hulasa: Fıkıh usulünü İnceleyen kişi:

a. Müctehid İmamların dinî hükümleri çıkarırken kullandıkları metodları Öğrenir ve bu sayede yeni doğacak meseleler hakkında nasıl fetva verebileceğini bilmiş olur.

b. Müslümanların müctehid imamlardan nakledilen dini hükümlere güveni artar. Ve mezhebleri birbirleriyle karşılaştırırla imkanı doğmuş olur.

c. Fetva verme konumunda olan kişi, haklarında hüküm bulunmayan meselelerin mezheb İmamlarına göre nasıl bir hükme bağlanacağını öğrenir ve gereğini yapar.

Fıkıh Usulü- Hasan Karakaya

[Resim: pqW4k.gif]


Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla
Dücane
Forum Kıdemlisi
****


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 209
Yorum Sayısı: 270
Üyelik Tarihi: Jan 2011
Rep Puanı: 0


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #4
Konu Tarihi: 02-02-2011 18:31
(Bu konu en son: 02-02-2011 Tarihinde, Saat: 18:33 düzenlenmiştir. Düzenleyen: Dücane.)
ŞER'Î DELİLLER


Bu bölümde "Edilleyi Şeriyye" diye adlandırılan İslâm hukukunun delil­leri zikredilecektir. Bunlar kuvvetlilik derecelerine göre;

1. Kur'an-ı Kerim;

2. Sünnet-i Seniyye;

3. İcma-ı Ümmet;

4. Sahabe-i Kiramın sözü;

5. Fukahanın kıyası;

6. İstİhsan;

7. Önceki şeriatler;

8. Mesalih-i Mürsele;

9. Sahih örf;

10. İstishab ve

11. Seddu'z-zerai'dir.

Bu delillerin izahına girmeden önce şu hususlara dikkat çekmek gerek­mektedir.

1. Bu delillerin hepsi, alimler arasında ittifakla delil kabul edilmemekte­dir. Bunlardan bazılarının şer'i delil olup olmayacağı ihtilaflıdır. Bunlar ye­ri geldikçe açıklanacaktır.

2. Bu delilerin en güçlüleri ve ekseriyeti nakil yoluyla gelen delillerdir. Kur'an, sünnet, icma, sahabe sözü, örf ve önceki şeriatler bunlardandır.

3. Diğer az bir bölüm ise, nakil İle birlikte akla dayanmaktadır. Kıyas, is-tihsan, mesalih-i mürsele, İstishab ve seddü'z-zerai bunlardandır.

Bununla beraber naklîolan deliller, anlaşılmalarında ve kendilerinden hü­küm çıkarılmalarında, aklın kullanılmasını gerektirdikleri gibi, aklî deliller de, naklî esaslara dayanmadıkça şer'i delil sayılmazlar. Çünkü insanların mücer-red akıllan, dini hükümleri bilmek İçin kâfi değildir.

Akıl, ancak şeriat vasıtasıyla doğruyu bulabilir. Şeriat da akılla öğrenilir. Akıl bîr göz İse, şeriat bir ışıktır. Işık olmadan gözün görmesi mümkün de­ğildir. Yine akıl bir aydınlatma aracı ampul ise, şeriat ona gelen bir elektrik-

tir. Enerjisiz ampulü yakmaya çalışmak boş şeyle uğraşmakta

4. Bu deliller, ayn, derecede değillerdir. Bir kısmının diğerlerinden daha guçlu olduklar, ve sıralamada öncelik hakkına sahip oldukları şüphesizdir



I- Kuranı Kerim

Kur'an, Allah Teala tarafından Cebrail aracılığı ile Hz. Muhammed'e (sav) Arap diliyle indirilen;

Mushaf'larda yazılı olarak tevatür yoluyla bizlere ulaşan;

Ancak kendisinin okunması ile namaz sahih olan;

Sadece okunması dahi ibadet kabul edilen;

Bir bölümünü bile inkâr eden kâfir sayılan;

Ve İslâm şeriatının temel kaynağı olan ilahi ve kutsal bir kitaptır.


Kur'an'a Ait Bir Kısım Özellikler:

Aşağıda sayılacak özellikleri taşımayan herhangi bir metne Kur'an adı ve­rilemez.

1. Kur'an-ı Kerim'in Hem Lafzı, Hem Manası Allah Teala Katındandır:

Hz. Muhammed (sav) ise, sadece O'nu Allah Teala'dan geldiği gibi, aynen tebliğ etmiştir. Bu nedenle Kur'an-ı Kerim lafızları değiştirilerek mealen ri­vayet edilemez. Mesela, Kuran-ı Kerim'deki "zalimane" manasına gelen "dîza" kelimesinin yerine aynı anlamdaki "caire" kelimesi kullanılamaz. Yi­ne Kur'an-ı Kerim'in herhangi bir tefsirine Kur'an-ı Kerim denilemez.

2. Kur'an-ı Kerim Peygamber Efendimize Arapça Lafızla ve Arap Üslu­bu ile İnmiştir:

Allah Teala; "... Biz onu düşünüp anlayasınız diye Arapça bir Kur'an ola­rak indirdik"[1] buyuruyor. Bu itibarla Kur'an-ı Kerim'in başka dillerdeki ter­cümesine Kur'an-ı Kerim denilemez. Bu tercümelerin okunmasıyla namaz ca­iz olmaz. Ebu Hanife'nin dışındaki bütün âlimler; Kur'an-ı Kerİm'İ okumak­tan aciz olan kişinin, onu öğrenmesine kadar namazı hiçbir şey okumadan kılacağını söylemişlerdir[2].Çünkü Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Ey Muhammed! Uyarıcılardan olasın diye bu Kur'an'ı açık bir Arapça lisanı İle senin kalbine Ruh'ul Emin olan Cebrail indirmiştir."[3]

"Allah'tan korksunlar diye Biz onlara eğri tarafı ve eksiği bulunmayan Arapça bir Kur'an indirdik. "[4]

"Biz muhakkak bu kitabı, okuyup anlamanız için Arapça bir Kur'an ola­rak indirdik.[5]

"Şüphesiz Biz, onu düşünüp anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik. "[6]

Diyebiliriz ki; şimdiye kadar bütün müslümanlar namazın İç ve dışında Kur'an-ı Kerim'in Arapça okunması hususunda fiili bir icmâ yapmışlardır. Ne var ki günümüzde bazı kötü niyetli insanlar Kur'an-ı Kerim'in tercüme edi­lip tercümesiyle ibadet edilmesini istemektedirler. Onların asıl maksatları; Kur'ândan ilham almak değil, müslümanları kolayca dinden çıkarmak ve Al­lah katından gelen Kur'an-ı Kerim'i böylece rafa kaldırtmaktır. Zira niyetle­ri halisane olsa, Kur'an meallerini okuyarak ondan nasiplerini pekâlâ alabi­lirler. Şunu unutmamak gerekir ki;

a. Peygamber Efendimiz (sav) mektuplarında Kur'an-ı Kerim'i tercüme et­memiş, tercüme edilebileceğine dair bir beyanda da bulunmamıştır mesela:

Peygamber Efendimiz Rum Kayseri'ne, Acem Kİsrası'na ve Kıptilerİn lide­ri Mukavkıs'a gönderdiği mektupları Arapça göndermiş ve "Kur'an tercüme edilerek tercümesiyle ibadet edilebilir" iddiasında bulunanlara açık kapı bırakmamıştır.

b. Kur'an-ı Kerim'i tam fesahat ve belağatıyla başka bir dile olduğu gibi aktarmak imkansızdır. Çünkü Kur'an'ın hem lafzı hem de manası mucizedir. Değiştirildiği taktirde nazm-ı celili bozulur. O taktirde Kur'an, tam Kur'an sa­yılmaz, o bir tefsir olur. Tefsirler Kur'an-ı Kerim sayılsaydi; Araplar O'nun bir sûresinin benzerini getirmekten aciz kalmazlardı ve Kur'an-ı Kerim onlara bu hususta meydan okumazdı.

Ancak Kur'an'ı tefsir şeklinde tercüme etmek mümkündür.

3. Kur'an-ı Kerim Bizlere Tevatür Yoluyla Gelmiştir. Ona hiçbir şey sokuşturulamamıştır. "Şüphesiz O aziz bir kitaptır. O'na batıl ne önünden ne de arkasından sokulabilir..”[7]

Kur'an İnsanların zihinlerinde, mushaflann içinde muhafaza edilmiş ve bütün İslâm topraklarındaki müslümanlara ihtilafsız bir şekilde ulaştırılmıştır. "Kur'an'ı Biz indirdik, Biz, O'nun koruyucusu da şüphesiz ki Biziz."[8] İş­te bu nedenledir ki mütevatir olmayan kıraatler, Kur'an sayılmamıştır.[9]


Kur'an-ı Kerim'in Delil Oluşu:

Kur'an-ı Kerim, Allah kelamı olması dolayısıyla İslâm dininin birinci kay­nağıdır. Bunda kimsenin şek ve şüphesi yoktur.

Kur'an-ı Kerim'in tesbîti kesindir, kıyamete kadar hiçbir tahrife uğrama­dan kalacaktır.

Ancak âyet-i celilelerin çoğunu taşımış oldukları manaları açık seçik oldu­ğu İçin, bunların manalarına delaletleri katidir. "Hanımlarınızın çocuğu ol­madığı taktirde onların bıraktıkları mirasın yarısı sizindir."[10] âyeti bu ka­bildendir. Bazı âyet-i celilelerin ise, çeşitli sebeblerden dolayı, taşımış olduk­ları manalara delaletleri kat'i olmayıp zannidir. "Boşanan hanımlar üç "ku-ru'u" boyunca iddet beklerler"[11] âyetinde zikredilen "kuru'u" kelimesi Arap dilinde hem adet görme, hem de adetten temizlenme manasında kullanıldı­ğı için, âyet-i celilede bunlardan hangisinin kastedildiği kesin anlaşılma­makta ve bunlardan birisine delalet ettiği de tahmin edilmektedir. İşte bu son türden olan âyetleri anlamak için belli yollan takip etmek gerekmektedir.


Kur'an-ı Kerim'i Anlamak İçin Takip Edilecek Yol

1. Manası açık olmayan âyetleri anlamak için, manası açık seçik âyetlere başvurulur. Çünkü Kur'an'ı en iyi açıklayan bizzat Kur'an'ın kendisidir.

2. Peygamber (sav)in sünnetine baş vurulur. Zira Kur'an'ı ilk alan ve onu insanlara açıklamakla vazifelendirilen Resulullah'tır.

3. Âyetlerin inmelerine sebeb olan hadiselere (esbab-ı nüzule) başvurulur.

"Kur'an'ın tercümanı" diye adlandırılan Abdullah bin Abbas bu yola başvu­ruyordu. Mesela; "O yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla da övün­mek İsteyenleri sakın azaptan kurtulmuş zannetme. Onlar İçin can yakı­cı bir azap vardır"[12] âyet-i celüesini anlayamayan Mervan, Abdullah bin Ab-bas'dan şunları sormuştur: "Her yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeyler­le de Övünmek isteyen azap göreceğine göre; bizim hepimiz azap göreceğiz demektir." Abdullah bin Abbas şu cevabı vermiştir: "Siz bu âyeti niçin böyle anlıyorsunuz? Bir gün Resulullah yahudüerden bir şey sordu. Yahudiler onun cevabını saklayıp başka bir şeyle cevap verdiler ve bu haberden dofayı övül­melerini arzuladılar, gerçek cevabı saklamalarından da sevindiler. Bunun üzerine bu âyet-i celile ve bundan Önceki şu âyet nazil olmuştu: "Bir zaman Allah kendilerine kitap verilenlerden O'nu insanlara açıklayacaklarına, O'nda olanları gizlemeyeceklerine dair ahid almıştı. Onlar ise bunu arka­larına atarak az bir değere değiştirdiler. Bu alışverişleri ne kötüdür. "[13]

4. Kur'anın indiği zamandaki Arapların örf, adel ve üsluplarına baş vuru­lur. Mesela; Necm Sûresi 49. âyette "O Şi'ra'nın Rabbİdir" buyuruluyor. Bu­rada "Şi'ra"nın ne demek olduğunu anlamak için Arapların cahiliye dönem­lerinde bu yıldıza taptıklarını bilmek gerekir.


Kur'an En Büyük Mucizedir:

Kur'an'ın mucize olduğu şüphesiz bir gerçektir. Şöyle ki;

1- Kur'an'ın belagati ve fesahati zirvededir,

2- Getirdiği hükümler, tam bir uyum İçindedir. Çeşitli meseleleri tanzim etmesine rağmen en küçük bir çelişkiye rastlanmaz. "Onlar Kur'an'ı düşün­müyorlar mı? Eğer Kur'an Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsay­dı, onda birbirine zıt bir çok şey bulurlardı. "[14]

3- Kur'an geçmişi az ve öz olarak doğru bir şekilde aktarır. "Ey Muham-med sana vahyettiğimiz bu hadise gayb haberlerindendir. Bundan önce sen de kavmin de bunu bilmiyordunuz..."[15] "Ey Muhammed bu kıssa gaybın haberlerindendir. Biz onu sana vahyediyoruz. Yusuf un kardeşlerinin tu­zak kurmak için, ittifak ettiklerinde sen onların yanında değildin."[16]

4- Kur'an-ı Kerim, geleceğe dair malumatlar vermiştir ve bunlar aynen ger­çekleşmiştir. Mesela Allah Teala müminlere Mekke'nin fethini şu âyetle bil­dirmiş ve daha sonra aynen vuku bulmuştur: "... Ey müminler elbetteki siz­ler, Allah dilerse güven içinde, saçlarınızı traş etmiş veya kısaltmış olarak korkmadan mescid-i harama gireceksiniz...”[17] Diğer bir âyette; "Rum­lar, size en yakın bir yerde mağlup oldular. Onlar bu mağlubiyetten son­ra birkaç sene içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah'ın­dır.. ."[18] buyurulmuştur ve aynen gerçekleşmiştir.

5- Kur'an, misal olarak bazı ilmi gerçekleri zikretmektedir. Daha sonrala­rı gelişen ilimler bu hakikatleri gözler önüne sermiştir. Mesela Allah Teala şöy­le buyuruyor: "Kâfirler, gökler ve yer birbirine bitişikken onları ayırdığı mızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı bilmezler mi? Hâlâ iman etmiyor­lar mı?"[19] Bu âyette gökle yerin evvelce bir olduğu, sonradan Allah'ın on­ları ayırdığı ve her canlının sudan yaratılmış olduğu anlatılmaktadır.

"İnsanoğlu kemiklerini bir araya getiremeyeceğimizi mi zannediyor? Hayır, Biz onun parmak uçlarını bile yeniden yaratmaya kadiriz. "[20] Bu âyette parmak izlerinin her kişide farklı olduğuna işaret edilmektedir. Onun için parmak uçlarının aynen yaratılacağı zikrediliyor.

"Yemin olsun ki, Biz insanı süzülmüş, özlü balçıktan yarattık, sonra onu nutfe halinde müstahkem bir karargâh olan rahme yerleştirdik, sonra nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik, kan pıhtısını bir çiğnem et yaptık, bir çiğ­nem eti kemiklere dönüştürdük, kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bambaşka bir varlık yaptık..."[21] Bu âyette de insanın aslının toprak­tan geldiği ve ana rahmindeki embriyolojik gelişimi anlatılmaktadır.

"Allah birbiriyle karşılaşan iki denizi salıverdi. Aralarında engel oldu­ğu için birbirlerine karışmazlar."[22] Âyette suların birbirinden farklılığına dikkat çekilmektedir.

"Güneş de kendi mihverinde dönüp dolaşmaktadır..."[23] Âyette güneşin kendi etrafında döndüğü, bu özelliği ile diğer gezegenlerden farklılığı belir­tilmekte;

"... dağlardan da, beyaz, kırmızı, simsiyah ve türlü renklerde tabaka­lar yaratmışızdır."[24] Âyet çeşitli maddelere işaret etmektedir.

"Allah, binmeniz ve süs hayvanları edinmeniz İçin atları, katırları ve merkepleri yarattı. Henüz bilmediğiniz daha nicelerini yaratacaktır."[25] Burada da çeşitli taşıtlara işaret buyurulmaktadır.

"Gürültü İle koşanlara, ateş çıkaranlara, sabahleyin saldırıp tozu du­mana katarak düşmanın içine dalanlara yemin olsun ki, şüphesiz insan, Rabbinin nimetlerine karşı pek nankördür."[26] Bu âyet-i celile de çeşitli harb aletlerine işaret etmektedir. Aslında Kur'an-ı Kerim, tecrübe ile elde edilebi­lecek ilimlere sadece misal olarak işaret eder. Çünkü, insanlar akıllarını ça­lıştırdıkları taktirde, bunları bilebilir ve fani dünyada bunlardan menfaatle-nebilirler. Dolayısıyla Kur'an'ın bunları uzunca açıklaması beklenilemez. Aksi taktirde bir fizik ve kimya kitabı derecesine düşmüş olur ki, hâşâ Kur'an bundan münezzehtir. Buna mukabil, insan aklının aciz kaldığı şu me­selelere detaylı olarak cevap verir: Nereden geldik? Neyiz? Nasıl olmalıyız? Nereye gidiyoruz? Gittiğimiz yerde ne olacağız?

6. Kur'an, bütün insanî münasebetleri en güzel ve en sağlam bir şekilde tanzim eden İslâm şeriatının ana kaynağıdır. Günümüze kadar geliştirmek mak­sadıyla durmadan değiştirilmelerine rağmen, bütün beşeri sistemler, insanla­rın problemlerini çözmede aciz kalmışlardır. Buna mukabil 1400 küsur sene önce, maddeten çok geri kalmış bir çölün içinde yaşayan ve okur yazarlığı ol­mayan bir zata indirilen Kur'an'm, kişi ve toplumların bütün davranış ve mü­nasebetlerini, en güzel ve en adaletli bir şekilde - bütün yer ve zamanlarda - tanzim etmesi, Kur'an'ın en büyük mucize olduğunu gösterir.




Resûlullah (sav):


“Kim korkarsa akşam karanlığında yol alır. Kim akşam karanlığında yol alırsa hedefine varır.

Haberiniz olsun Allahın malı pahalıdır, haberiniz olsun Allah’ın malı cennettir.”

Tirmizi, Kıyamet 19, (2452).



Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla
Dücane
Forum Kıdemlisi
****


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 209
Yorum Sayısı: 270
Üyelik Tarihi: Jan 2011
Rep Puanı: 0


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #5
Konu Tarihi: 03-02-2011 22:35
(Bu konu en son: 03-02-2011 Tarihinde, Saat: 22:40 düzenlenmiştir. Düzenleyen: Dücane.)
Hadisi Kudsî ile Kur'an-ı Kerim Arasındaki Fark:

Kur'an-ı Kerim:

1- Hem lafzı, hem manası Allah tarafındandır.
2- Mucizedir.
3- Bütünüyle mütevatirdir.
4-Okunması ibadet sayılır.
5- Namaz ancak Kur'an-ı Kerim'in kıraati ile sahih olur.
6-Aktarılırken Allah'a nisbet edilir. (Allah buyurdu, şeklinde)

Hadis-İ kudsi ise;

1. Manası Allah tarafından, lafzı Peygamberimiz tarafındandır.
2. Mucize değildir.
3- Bütünüyle mütevatir değildir.
4- Okunması ibadet sayılmaz.
5- Namazda kıraat yerini tutmaz.
6-Aktarırken hem Allah'a, hem Peygamber'e nisbet edilebilir. (Peygam­ber Efendimizin naklettiğine göre; Allah Teala buyurduki..." veya "Rabbin-den naklederek Peygamber Efendimiz buyurdu ki:" şeklinde)

Vahyi Metluv ve Vahyi Gayri Metluv

İslâm hukukunun temel kaynağın, nakli deliller oluşturmaktadır. Bu de­liller bize genelinde vahiy yolu ile gelmişlerdir. Bu itibarla vahyin ne demek olduğunu ve çeşitlerini bilmek gerekmektedir.

Vahiy Kelimesinin Lügat Anlamı:

Vahiy kelimesi Arapça bir kelimedir. "Veha yeni vahyen" şeklinde çekil­mekte, genellikle "ila" veya "bi" harfi çerleri ile (edatlarla) üç harfli veya "ev-ha" şeklinde dört harfli olarak kullanılmaktadır.

Bu kelime üç harfli olarak "veha ileyhi" veya "veha lehu" şeklinde kulla­nıldığı zaman şu manalara gelmektedir:

- İşaret etme
- Gösterme
- Gizlice konuşma
- Mektup yazma
- Emretme
- Gönderme
- İlham etme (içe doğdurma)
- Emrine verme
- Bağırma
- Boğazlama vesair.

Bu kelime dört harfli olarak "evha ileyhi" veya "evha lehu" şeklinde kul­lanıldığı zaman ise şu manaları ifade etmektedir;

- Gösterme
- Fısıldama
- Mektup yazma
- Emretme
- Gönderme
- İlham etme
- Emrine verme
- Korkma
- Bağırma
- Bir şeyi hızlıca yapma
- Konuşma
- Ağlama vesair.

Vahiy kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de, zikredilen bu lügat manalarının bir kıs­mında kullanılmıştır, bunlardan bazıları şunlardır:


1. Elçi ile Birşey Göndermek:

(Cebrail ile dini hususları göndermek) manasında.

Kur'an'da zikredilen vahiy kelimesi ve ondan türetilmiş olan "evha" "yu-hi" kelimelerinin çoğu bu manayı ifade etmektedir. Misal olarak şu âyetleri zikretmek mümkündür.

"Şüphesiz Biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Ya'kmVa, torun­lara, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik..."[27]


2. İlham Etme, Kalbe Doğdurma:

Şu âyet-i kerimede geçen vahiy kelimesi bu manayı İfade etmektedir.

"Rabbin arıya dağlarda, ağaçlarda ve yapılan kovanlarda yuva edin, son­ra her çeşit mahsulden ye, Rabbinin hazırladığı uygun yollardan git" di­ye vahyetti. (ilham etti)."[28]


3. Vesvese Verme:

Şu âyette zikredilen vahiy kelimesi bu manayı ifade etmektedir:

"... Şüphesiz ki şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için dostlarına vahyederler (vesvese verirler)"[29]


4. İşaret Etme, Gösterme:

Şu âyette zikredilen vahiy kelimesi bu manayı ifade etmektedir: "Zekeriyya ma'bedden kavminin önüne çıktı, onlara; "sabah akşam Allah'ı teşbih edin diye vahyetti (işarette bulundu)."[30]


Vahiy Kelimesinin Istılahı Manası:

Bu kelime, ıstılahta "vahyedilen husus" anlamında kullanılmış ve genel­likle Allah Teala'nın Cebrail vasıtası ile Resulullah'a gönderdiği veya kalbi­ne ilham ettiği dini hususlar kastedilmiştir. Bu nedenle fıkıh usulü âlimleri vahiy kelimesini çeşitli kısımlara ayırmışlardır.


Vahyin Kısımları:

Vahiy başlıca iki kısma ayrılmaktadır.


1. Vahyi Metluv (Okunan Vahiy):


Bundan maksat Kur'an-ı Kerimdir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in manası yanın­da lafızları da vahiydir ve okunması dahi sevaptır. Ancak Kur'an okunarak namaz kılınır. Bu ve benzeri nedenlerle Kur'an-ı Kerim'e vahy-i metluv de­nilmiştir.


2. Vahy-i Gayr-i Metluv. (Okunmayan Vahiy):


Bundan maksat ise hadis-i şeriflerdir. Çünkü bunlar okunarak namaz kı­lınamaz, okunmaları sevaba sebep olamaz. Aynı lafızların korunması şart de­ğildir. Diğer yandan İslâm alimleri, Resulullah'ın, insanlara açıkladığı bu yol­lardan birinin vahy-i zahir, diğerinin ise vahy-i batın veya şibhi vahiy oldu­ğunu zikretmişler, bu itibarla da vahyi iki ana kısma ayırmışlardır:


A. Vahy-i Zahir "Gerçek Anlamda Vahiy"

Bu türden olan vahiy kendi arasında üç kısma ayrılmaktadır.

a. Dille söylenen vahiy (yani meleğin Resulullah'ın kulağına dili ile söy­lediği vahiy):

Bu türden olan vahiylerde Resulullah'ın vahiy getiren meleğin kim oldu­ğunu kesin olarak bilmesi, meleğin de vahyi Resulullah'ın kulağına lisanen söylemesi gereklidir. Kur'an-ı Kerim bu vahiy türüne girmektedir. Nitekim yü­ce Mevla bu hususta şöyle buyurmuştur: "Ey Peygamber de ki Kur'an'ı, Ru-hul Kudüs olan (Cebrail), müminlerin imanını pekiştirmek, müslüman-lara bir hidâyet rehberi ve bir müjde olmak üzere, Rabbinin katından hak olarak indirdi.”[31] "Şüphesiz ki bu Kur'an (Allah tarafından gönderilen) şerefli bir elçinin söylemesidir."[32]

b. İşaretle gösterilen vahiy (meleğin Resulullah ile konuşmaksızm kalbi­ne yerleştirdiği vahiy):

Resulullah'dan rivayet edilen şu hadis bu türden olan vahyi beyan etmek­tedir: Resulullah buyurmuştur ki; "Şüphesiz ki Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) içi­me üfledi ki bir canlı rızkını tamamlamadan asla ölmeyecektir. Allah'tan korkun, dileklerinizi güzelce yapın.”[33]

c. İlhamla kalbe doğan vahiy (Allah'ın Resulullah'ın kalbine İlham ettiği ve kendisinde şüphe olmayan vahiy):

Resulullah, bu türden olan vahiylere Allah'ın kalbine yerleştirdiği bir nur aracılığı ile ulaşmıştır. Böylece bu vahyi ona bizzat Allah Teala göster­miştir. Şu âyet-i kerime bu gibi vahiylere İşaret etmektedir: "Şüphesiz ki Biz sana Kitabı hak olarak İndirdik ki, sen insanlar arasında Allah'ın sana gös­terdiği ile bükmedesin..."[34] Bu âyette zikredilen "Allah'ın sana gösterdiği" ifadesi Resulullah'ın kalbine vahyin doğdurulduğuna işaret etmektedir.


B. Vahy-i Batıni (Resulullah'ın İçtihadı):

Vahy-i batıniden maksat, Resulullah'ın ictihad etmesidir. Resulullah'ın, hak­kında nas bulunan hükümleri düşünerek onlara benzeyen yeni hükümler çı­karmasına" içtihadı Rasul" yani Resulullah'ın içtihadı ismi verilmiştir.

Böyle bir içtihada, Resulullah'ın kendi görüşü ile ortaya çıkmasına rağmen, vahiy denilmesinin sebebi, Rasufullah'ın içtihadında yanılması halinde Allah Teala tarafından düzeltilmesidir. Bu nedenle Resulullah İctihad yapar da İç­tihadı hakkında her hangi bir düzeltme varid olmaz ise, Rasuİullah'ın o İç­tihadı takriri bir vahiy sayılmıştır. Çünkü Resulullah'ın yanlış ictihadları Al­lah Teala tarafından düzeltilme durumundadır. Nitekim şu misaller buna de­lildir:

Malik bin Salebenin kızı Havle (Huveyle)nin kocası Evs bin Samit, Hav-le'ye zihar yapmış, Resulullah da Havle'ye artık kocasına haram olduğunu söy­lemiştir. Havle'nin Allah'a yalvarmasından sonra, Mücadele Sûresinin başın­daki âyetler nazil olmuş, Resulullahın içtihadını düzeltmiştir. Zİhar yapan kim­senin, karısına dokunmadan önce, bir köle azad ederek, bunu bulamaz İse altmış gün peş peşe oruç tutarak, buna da gücü yetmez İse atmış kişiyi do­yurarak ziharına keffaret yapmış olacağı ve yeniden hanımına dönebilece­ği beyan edilmiştir.[35] Bu hususta Hz. Aişe diyor ki: "Duyması bütün sesleri kuşatan Allah'a hamdolsun. Havle Resulullah'a gelmişti, ona kocasını şikâ­yet ediyordu, konuşmasını anlayamiyordum. Bunun üzerine Allah Teala: "Kocası hakkında seninle mücadele eden ve Allah'a şikâyette bulunan o ka­dının sözünü Allah işitmiştir"[36] buyurdu.

Havle diyor ki: kocam Evs bin Samit bana zihar yaptı. Ben Resulullah'a gittim. Ona şikâyette bulundum. Resulullah kocamı suçlamamda benimle tar­tışıyor ve "Allah'dan kork, o senin amcanın oğludur" diyordu. Nihayet Mü­cadele Sûresi ve zihann hükmü nazil oldu ve Resulullah buyurdu ki: Evs bir köie azad etsin, Havle de dedi ki: O bunu bulamaz. Resulullah: "İki ay peş-peşe oruç tutsun" buyurdu. Havle; Ey Allah'ın Rasulü o yaşlı bir ihtiyar, o oruç tutamıyor, dedi Resulullah, "altmış yoksulu doyursun," buyurdu. Havle: "Onun sadaka vereceği bir şey yoktur" dedi. Havle sözlerine devamla diyor ki, o anda Resulullah'a bir sepet içinde hurma getirildi. Ben de dedim ki; Ey Allah'ın Rasulü ben de Evs'e kendi malımdan başka bir sepet hurma İle yar­dım edeyim. Resulullah: "iyi edersin, şimdi git. Kocan yerine sen, bu hurma­ları altmış yoksula ver ve amcanın oğluna tekrar dön" buyurdu.[37]

Resulullah Özürsüz olarak savaştan geri kalmak isteyenlere İzin vermiş ve bu yüzden Allah Teala tarafından siteme maruz kalmış, bunun üzerine içti­hadı düzeltilmiştir. Allah Teala bu hususta şöyle buyurmuştur: "Allah, seni affetsin. Doğru söyleyenler sana belli olmadan ve yalan söyleyenleri bilmeden cihaddan geri kalmalarına niçin izin verdin? Allah'a ve ahiret gününe iman edenler malları ile canları ile cihad etmemek için senden izin İstemezler. Allah takva sahiplerini çok iyi bilir. Senden ancak, Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyenler, kalpleri şüpheye düşmüş o kuşkula­rı içinde bocalayıp duranlar cihada çıkmamak için izin İsterler.”[38]

Resulullah, dışardan gelen heyetlerle meşgul olduğundan kendisinden bir şeyler öğrenmek isteyen âmâ Abdullah bin Ümmü Mektum'a yüzünü ekşit­miş, bu yüzden Allahu Teala tarafından sitem edilmiş ve içtihadı düzeltilmiş­tir. Bu hususta yüce Mevla şöyle buyuruyor: "Âmâ geldi diye yüzünü ekşi­tip çevirdi. Ey Muhammed ne biliyorsun belki de o kendisini arındıracak­tı, yahut öğüt alacaktı da bu öğüdün faydasını görecekti. Fakat sen öğüte ihtiyaç duymayan kimseye alaka gösteriyorsun. O öğüt dinlemeyenin temizlenmemesinden sana ne. Allah'tan korkup koşarak sana gelene al­dırmıyorsun. Hayır böyle yapma. Bu âyetler birer öğüttür. Dileyen ondan öğütahr."[39] Hz. Aişe diyor ki: Abese Sûresi âmâ Abdullah b. Mektum hak­kında nazil oldu. O Resulullah'a gelmişti ve ona; "Ey Allah'ın Rasulü, beni irşad et" diyordu. Resulullah'ın yanında da müşriklerin ileri gelenlerinden bi­ri bulunuyordu. Resulullah İbn Ümmü Mektum'dan yüzünü çeviriyor diğer adama yöneliyordu. Ve diyordu ki: "Konuşmanda bir mahzur var mı (diğer bir rivayette, benim sana konuşmamda bir sıkıcı şey ve zorluk var mı) diyor­du. O da hayır diye cevap veriyordu. İşte Abese Sûresi bu hususta indirildi.[40]

Hendek savaşından sonra Kasuiullah'ın savaşın sona erdiğine dair ictîhad edip savaş elbiselerini soyunması ve Cebrail'in gelerek savaşın bitmediğini beyan etmesi, bunun üzerine müslümanlnra ihanet eden yahudi Kurayzaoğul-lannın üzerlerine gitmesini bildirmesi meselesi de içtihadının düzeltildiğine başka bir misaldir. Bu hususta da Hz. Aişe diyor ki: Resulullah Hendek sa­vaşından dönünce silahını bıraktı. Banyo etti. O sırada kendisine Cebrail gel­di ve dedi ki Sen silahını bıraktın ama biz bırakmadık. Çık ve onlara git. Resulullah da nereye diye sordu. Cebrail Kurayzaoğullarını göstererek işte şu­raya dedi. Resulullah da çıktı ve onlara doğru gitti.[41]

Hülasa, Resulullah (sav) görüşüne dayanarak bir hüküm beyan ettiğinde; o hüküm Allah Teala tarafından değiştirilmezse, o takriri bir hüküm sayılır ve ona uymamız gerekir. Zira Resulullah'ın hatalı İçtihadı düzeltilmektedir. Buna mukabil müctehidlerin yaptıkları ictihadlarda yanılmaları durumunda onları düzeltecek herhangi bir merci olmadığından, müctehidlerin ictihadla-rı ancak zan ifade ederler. Çünkü Resulullah korunma altındadır. Müctehid-ler için böyle bir garanti yoktur. İşte bütün bu nedenlerle Resulullah'ın içti­hadı da bir vahiy sayılmıştır. Ancak İslâm âlimleri Resulullah'ın her mesele hakkında ictihad etmesinin caiz olup olmadığı ve Resulullah'ın fiilen ictihad edip etmediği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir. Bu görüşleri şu şe­kilde özetlemek mümkündür.


a. Resulullah'ın Savaş İle İlgili Hususlardaki İçtihadı:

Bütün İslâm âlimleri, Rasulullalun savaş ile ilgili konularda ictihad etme­sinin caiz olduğu ve Resulullah'ın fiilen bu konularda ictîhad ettiği hususun­da ittifak etmişlerdir. Nitekim Resulullah Bedir Savaşında ordunun karargah kuracağı yer hakkında Hubab bin el-Münzir ile istişare etmiş ve ordusunun düşmana en yakın olan suyun başında karargah kurmasına, diğer kuyuların doldurulup kapatılmasına ve yanında konakladıkları kuyunun kenarında bîr havuz yapılıp onun su ile doldurulmasına dair ictihad etmiştir.[42]

Yine Resulullahın Hendek Savaşında düşman ordusuna katılan Gatafan-lılara Medine'nin mahsulünün yarısını verme teklifini ileri sürerek onları sa­vaştan vazgeçirmeye dair ictihad ettiği bir gerçektir.[43]

b. Resulullah'ın Dünyayla İlgili Diğer Meseleler Hakkındaki İçtihadı: İslâm âlimleri Rasutullah'ın bu meseleler hakkında da ictihad etmesinin caiz olduğu ve Resulullah'ın bu hususlarda da ictihad yaptığına dair İttifak etmişlerdir. Mesela; hurma ağaçlarının aşılanmaması hakkında ictihad etmiş­tir.[44] Diğer yandan Resulullah'ın savaşta ve dünya ile İlgili olan meseleler­de İçtihadının caiz oluşu, bu hususların kulların hakkını içeren hususlar ol­masındandır. Kul hakkında esas olan, onu koruyup savunmak ve faydalı olan şeyleri gerçekleştirmektir. Bu gibi konularda görüş beyan etmek caizdir. Çün­kü bu meseleler kâr ve zararları akılla idrak edilebilmen hususlardır.


c. Resulullah'ın Şer'i Hükümler Hakkındaki İçtihadı:

Resulullah'ın bu meseleler hakkında ictihad edip etmediği âlimler arasın­da İhtilaf konusudur.

Bir kısım âlimler; Resulullah'ın şer'i hükümler hakkında da ictihad etme­sinin caiz olduğunu söylemişlerdir. Bunlar, Resulullah'ın genel olarak vahiy İle bazan da görüşleri ile amel ettiğini ve bunlara dayanarak hükümler tesis ettiğini söylemişler ve kanaatlerine delil olarak da şunları zikretmişlerdir.

Allah Teala; "... Ey basiret sahipleri bundan ibret alın”[45] buyurmakta­dır. Âyet-i kerimede Rasuluüah'ın emrine karşı gelen ve bu sebeble zillete dü­şen yahudilerin halinden ibret alınması ve onların durumuna düşülmemesi emredilmektedir. Bu da insanların, akıllarını kullanarak, halihazırda var olan veya geçmişte ortaya çıkan bir meselenin hükmünün yeni ortaya çıkan benzeri meseleler için de geçerli olacağı kararına varmalarını gerektirmek­tedir. Elbettekİ Resulullah, âyette zikredilen "basiret sahibi olma" vasfına di­ğer insanlardan daha layıktır. Binaenaleyh o da görüşüne dayanarak bir kı­sım hükümler beyan edebilecektir.

Yine Allah Teala buyuruyor ki: “O münafıklara emniyet veya korku hu­susunda bir haber geldiğinde onu yayarlar. Eğer onu Peygambere ve kendilerinden olan idarecilere havale etmiş olsalardı onlardan hüküm çı­karmaya kadir olanlar onun ne olduğunu bilirlerdi. "[46] Bu âyette de Pey­gamber ve müslüman idarecilerin hüküm çıkaranların sınıfına dahil olduk­ları bildirilmiştir. Resulullah da, Allah Teala'nın "hüküm çıkarmayı bilenler" diye vasıflandırdığı zatlar arasında olduğuna göre, o da hüküm çıkaracaktır. Hüküm çıkarma ise görüşe dayanarak ve ictihad ederek gerçekleşmiş olur.

Allah Teala; "Sen Davud'u ve Süleyman'ı da hatırla. Bir zaman onlar, insanların boşanan koyunları ekini yediği zaman, ekin hakkında hüküm ve­riyorlardı. Biz de onların verdikleri hükmü müşahede edenlerdik. Biz bu meselenin hükmünü Süleyman'a anlattık"[47] buyurmuştur. Bu âyette zik­redilen "Süleyman'a anlattık" iradesinden maksat, Süleyman'ı, o hükmü an­lamaya, görüşü yolu İle muvaffak kıldık demektir. Zira kendilerine vahyin gel­mesi hususunda Süleyman ile Davud eşittir. Süleyman'ın Davud'dan üstün­lüğü görüş beyan etme bakımındandır.

Peygamberler, görüş sayılan kıyasa başvurarak bir kısım hükümler vermiş­lerdir. Mesela Hz. Davud, 99 koyunu bulunduğu halde bir koyunu bulunan kardeşine; "O koyununu ver de benim koyunlarıma katayım" diyen kişi hakkında kıyasa başvurarak şöyle demiştir: "Şüphesiz ki o senin koyunu-nu kendi koyunlarına katmak istemekle sana zulmetmiştir. "[48]

Hz. Muhammed'in kıyasa başvurarak hüküm verdiğine misal olarak şu ha-dis-İ şerifleri zikretmek mümkündür;

Resulullah hac etmeyi borç ödemeye kıyaslamıştır: Abdullah bin Abbas di­yor ki: Cüheyne kabilesinden bir kadın RasuluIIah'a geldi ve ona: "Annem hac etmeyi adamıştı. Fakat o hac etmeden Öldü. Ben onun yerine hac yapa­yım mı?" dedi. Resulullah da buyurdu ki; "Evet, onun yerine hac yap. Şim­di söyle bana eğer annenin borcu olsaydı onu ödeyecektin değil mi? Siz Al­lah'ın borcunu da ödeyin. Zira Allah borcu ödenmeye daha layıktır."[49]

Resulullah kişinin oruçlu iken hanımını öpmesini abdest alırken ağıza su vermeye kıyaslamıştır. Cabir bin Abdullah diyor ki: Ömer bin Hattab dedi ki: Bir gün nefsi arzularım kabardı ve oruç iken zevcemi öptüm. RasuluIIah'a va­rıp dedim ki: Ey Allah'ın Rasulü bugün büyük bir şey yaptım. Oruç iken eşİ-mi öptüm. Resulullah da şöyle buyurdu: "Söyle bana oruç iken ağzına su ver­seydin ne olurdu?”[50]

Resulullah haram yolla şehvani arzuları tatmin etmenin günaha vesile ol­masına kıyaslayarak şehvani arzulan helal yol ile tatmin edenin sevaba eri­şeceğini beyan etmiştir. Ebu Zer el-Gıffari diyor kî: Resulullah'ın sahabele­rinden bazıları ona dediler ki: Ey Allah'ın Rasulü malları çok olanlar, sevap­ları alıp götürdüler. Onlar hem bizim gibi namaz kılıyor, oruç tutuyorlar hem de mallarının fazlasını sadaka olarak veriyorlar. Resulullah da buyurdu kî: Al­lah size sadaka vereceğiniz şeyleri vermedi mi? Her teşbih etme bir sadaka­dır. Her tekbir getirme bir sadakadır Her hamd etme bir sadakadır. Her kelime-i tevhid bir sadakadır. İyiliği emretme bir sadakadır. Kötülüğü engelleme bir sadakadır. Sizden birinizin (helalinden) cinsi münasebette bulun­ması da bir sadakadır. Sahabeler dediler ki: Ey Allah'ın Rasulü, bizden bi­rimiz hem şehvani arzusunu tatmin edecek hem de sevap mı alacaktır? Resulullah buyurdu ki: Söyleyin bana, eğer şehvani arzusunu tatmin eden ki­şi onu haram bir yolla tatmin etse idi ondan günah kazanmayacak mıydı? İşte onu helal yol ile tatmin eden de böyledir. 0 da bundan sevap kazanır.”[51]

Allah Teala RasuluIIah'a sahabeleri İle istişare etmesini emretmiş ve bu­yurmuştur ki; "İşlerde onlarla istişare et..."[52] Resulullah'ın görüşe dayana­rak hüküm koyması caiz olmasaydı ona sahabeleri ile istişare etmesi niçin em­redilecekti? "Resulullah'ın sahabeleri ile istişaresi sırf onların gönlünü almak İçindir," demenin bîr manası yoktur. Zira tam teslim olan sahabelerin buna ihtiyaçları yoktu. Resulullah'ın hem dünyevi meselelerde, hem de şer'i hü­kümlerde hatta hukukullah bulunan konularda sahabeleri İle istişare ettiği mu­hakkaktır.

Görüşe dayanarak şer'i hükümler çıkarma nasların manalarını İyi anlama­ya bağlıdır. Bu hususta Resulullah'ın derecesinin diğer İnsanlardan daha üs­tün olduğu muhakkaktır. Çünkü o kendisinin dışında hiçbir kimsenin bile­mediği rnüteşabih nasların manalarını da bilmekte idi.

Resulullah'ın görüşüne dayanarak ictihad etmeyeceğini söylemek onun bir çeşit kısıtlı olduğuna hüküm vermek olur. Aksini söylemek İse onun hür ira­deli olduğunu beyan etmektir. Resulullah'ın şanına yakışan da budur.

Vahiy yoluyla bilinen hükümler genel hükümlerdir. Kıyamete kadar de­vam edecek olan İslâm dininin her türlü meseleye çare bulması gerekmek­tedir. Şeriatın evrenselliği İçtihada da kapı açmayı İcab ettirmektedir.

Bu hususla ilgili olarak Serahsi diyor ki: 'Bize göre Resulullah'ın görüşü­ne dayanarak icihad etmesi caiz midir, yoksa değil midir görüşlerinden da­ha doğru olanı, ictihad etmesinin caiz olduğunu söyleyen görüşdür. Zira Resulullah, hakkında vahiy bulunmayan bir hadise ile karşılaştığı zaman vah­yin gelmesini bekliyordu.

Bekleme müddeti sona erince görüşü ve ictihadi ile amel ediyordu. Hü­kümleri buna bina ediyordu. Eğer görüşüne dayanarak verdiği hüküm Allah Teala tarafından değiştirilmez ve aynen doğrulanırsa bu hüküm doğru bir hü­küm oluyordu ve kesin bilgi ifade ediyordu.

Diğer insanların görüşlerine dayanarak verdikleri hükümler böyle değil­dir, o hükümler zan ifade ederler. Çünkü Resulullah'ın içtihadı kalbine do­ğan ilhama benzemektedir. Onun kalbine doğan ilham kesin olduğu gibi, ic-tİhadı da delildir. Bizlerin bu türden olan hükümlere boyun eğmesi gerekmektedir. Çünkü Allah Teala; "Peygamber size neyi verirse onu alın[53] bu­yurmuştur.

Eş'ariler, Mutezile Mezhebine mensup olan âlimler ve ilmi kelamcıların çoğunluğu ise; Resulullah'ın şer'i hükümler hakkında ictihad etmesinin ca­iz olmayacağını söylemişler ve delil olarak da şunları zikretmişlerdir.

İctihad etme peygamberlere değil, onların ümmetlerine bahşedilen bir lü­tuf ve onlara verilen bir paydır. Peygamberler ise vahyin inme lütfuna maz-lıar olmuşlardır. Onların ictihad etmeye İhtiyaçları yoktur.

Allah Teala şöyle buyurmuştur: "O, kendi arzu ve hevesinden konuşmaz. Onun her konuştuğu Allah tarafından vahyedilenden başka bir şey değil­dir."[54] "De ki Kuranı kendiliğimden değiştirme yetkisine sahip değilim, ben ancak bana vahyolunana tabi oluyorum...”[55]

Resulullah'ın açıkladığı hükümlere karşı çıkmak İttifakla caiz değildir. Hal­buki görüşle yapılan İctİhadda Resulullah'ın da başkalarının da yanılmış ol­maları muhtemeldir. Resulullah'ın dini hükümleri kendi görüşüne dayanarak açıklaması caiz görülecek olursa, yanlış ictihadda bulunmuş olabileceği ih­timali İle ona muhalefet etmek de caiz görülmüş olur. Halbuki Resulullah'a dini hükümlerde muhalefet edilmeyeceği şüphesizdir. Buna mukabil savaş­ta ve dünya ile ilgili konularda durum farklıdır. Bunlarda İctihad etmiş ve ya­nıldığı da olmuştur. Nitekim Bedir'de ordu karargahını seçme ve esirlere na­sıl davranma hususunda yanıldığı görülmüştür. Keza Hendek'de Gatafan oğul­ları ile yapacağı barışta yanılacağı hissedilmiştir. Yine hurmaların aşılanma­sında da durum böyledir. Diğer yandan, yanlış olma ihtimali taşıyan görüşe başvurmak, ona ihtiyaç hissedildiğinde sözkonusudur. Ümmet için böyle bir . ihtiyaç mevcuttur. Fakat bu Resulullah için sözkonusu değildir. Çünkü ona her an vahyin gelmesi mümkündür. Bu mesele Kıbleyi araştırmaya benzemek­tedir. Nasıl ki Kabe'nin yanında bulunanın artık Kıbleyi araştırmasına hacet yoksa, Peygamber'in de dini hükümleri tesbitte içtihada ihtiyacı yoktur.

Bir de Resulullah, dini hükümleri ilk tayin edendir. Görüş ve ictihad İse, dini hükümlerin ilk tayinine dayanak olmaya müsait değildir. Zira dini hü­kümler, Allah Teala'nın hakkını korumayı gerçekleştirmek için konulmuş­lardır. Allah Teala'nın hakkı ise, zan ifade eden görüşle değil, kesinlik ifade eden naslarla sabit olur. Görüldüğü gibi, Resulullah'ın şer'i hükümler husu­sunda ictihad edip etmediği alimler arasında ihtilaf konusudur. Her gurubun kendisine göre delilleri mevcuttur. Ancak şurası bir gerçektirki, Resulullah'ın bu gibi ictihadlarımn örneklerine rastlamak pek azdır. Çünkü her an vahiy gelerek Resulullah'ı aydınlatmıştır.




Dipnotlar:

[1] Zuhruf, 3

[2] Bkz. İbn Kudame, Muğni e. I, sh. 526.

[3] Şuara, 193-195

[4] Zümer, 28

[5] Yusuf, 2

[6] Zuhruf, 3

[7] Fussilet, 41-42

[8] Hicr, 9

[9] Mütevatir olmayan kıraatlere Kur'an denilemez. Bunlar okunarak kılınan namaz caiz olmaz ve bu kıraatleri inkâr edenlere kâfir denilemez. Meselâ "verecek bir şey bulamayan kimse için de keffaret üç gün oruç tutmaktır" (Maİde, 89) âyet-i celilesine Abdullah b. Mes'ud "peş peşe" kelimesini ilave ederek şöyle oku­muştur: "Verecek bir şey bulamayan kimse İçin de keffaret (peş peşe) üç gün oruç tutmaktır" Bu ilave edilen kelimeye Kuı'an-ı Kerim denmez.

Mütevatir olmayan kıraatlerin hükmü, alimler tarafından ihtilaflıdır.

a. Haneliler, mütevatir olmayan kıraatleri sünnet derecesinde sayarak delil kabul etmişlerdir.

b. Fıkıh âlimlerinin çoğunluğu ise, müievatir olmayan kıraatlerin, Kuran sayılmadığı gibi hadis de sayılmayacağını beyan ederek bu gibi metinlerin delil olamaya­cağı kanaatindedirler.

[10] Nisa, 12

[11] Bakara, 228

[12] Ali İmran, 188

[13] Ali İmran, 187

[14] Nisa, 82

[15] Hud, 49

[16] Yusuf , 102

[17] Fetih, 27

[18] Rum, 2-4

[19] Enbiya, 30

[20] Kıyamet, 3-4

[21] Müminun, 14

[22] Rahman, 19-20

[23] Yasin, 38

[24] Fatır, 27

[25] Nahl, 8

[26] Adiyat, 1-6

[27] Nisa, 163- Ayrıca bu konu ife ilgili olarak bkz. En'am, 19, 50, 93, 106, 154; A'raf, 117, 160, 203; Enfal, 12; Yunus, 2, 15, 87, 109; Hud, 12, 36, 37, 49; Yusuf, 3, 15, 19; Ra'd, 30; İbrahim, 13; Nahl, 42, 123; İsra, 39, 73, 86; Kehf, 27, 110; Taha, 48, 77, 114; Enbiya, 7, 25, 45, 78. 108; Müminim, 27; Şuanı, 52, 63; Ankebut, 45; Ah-zab, 2; Sebe, 50; Fatır, 31; Sad, 70; Zümer, 65; Fussilet, 6; Şura, 3, 7, 13, 51, 52; Zuh-ruf, 43; Necin, 4, 10; Cin, 14. Bu âyetlerde zikredilen vahiy kelimesi yukarıda açık­lanan manaya gelmektedir.

[28] Nahl, 68, 69- Ayrıca Taha, 38; Kasas, 7; Fussilet, 12 Zilzal, 5'de zikredilen âyetler-deki vahiy kelimesi de bu manada zikredilmişlerdir.

[29] En'am, 121. Keza En'am sûresinin 112. âyeti de bu manadadır.

[30] Meryem, 11

[31] Nahl, 102

[32] Tekvir, 19

[33] Suyuti, el-Camiu's-Sağir; Ebu Nuaym, Hilye; İmanı Şafii, Risale

[34] Nisa, 8

[35] Bkz. Mücadele, 1-3

[36] Mücadele, 1. Konu ile İlgili olarak bkz. Nesei, Kit. Talak, bab: 33; İbn Mace, Kit. Talak, bab: 25, hn. 2063

[37] Ebu Davud, Kir Talak, bab: 17, hn. 2214

[38] Tevbe, 43-45

[39] Abese, 1-12

[40] Tirmizi Kit. Tefsir, sûre 80; lın. 3231; Muvatta, Kit. Kur'an, bab: 8

[41] Buhari, Kit. Megazi, bab: 30

[42] Bkz. İbn Hisaın, Siret, c I, sh. 620

[43] Bkz. İbn Hişanı, Siret, c. II, sh 223; Taberi, Tarih, c. II, sh. 572, 573

[44] Bkz. Müslim, Kil. Fedail Bab: 139-140, hn. 2362,2363 İbnMace, Kil. Ruhun, Bab: 15, hn. 2470-2471. Bu hadisi Rafi bin Hadic, Hz. Aişe, Enes bin Malik ve Tallıa rivayet etmişlerdir.

[45] Haşr, 2

[46] Nisa, 83

[47] Enbiya, 78, 79

[48] Sad, 24

[49] Buhari, Kit. Sayd, bab: 22, Kit. İ'tisam, bab: 12; Nesei, Kit. Menasik, bab: 7, 8. Kit. Kuda hn. 9, 10; İbn Mace, Kit. Menasik, bab: 10, lın. 2909

[50] Ebu Davud, Kit. Savın, bab: 3, hn: 3385; Müsned İmam Ahmed, c. I, sn. 21

[51] Müslim, Kit. Zekat, bab: 53, hn. 1006; Ebu Davud, Kit. Edeb, bab: 172, hn. 5243, Kit. Salat, bab: 301, lın. 1285; Müsned İmanı Ahmed, C. V, sh. 154

[52] Ali İmran, 159

[53] Haşr, 7

[54] Necm, 2-5

[55] Yunus, 15

Fıkıh Usulü-Hasan Karakaya




Resûlullah (sav):


“Kim korkarsa akşam karanlığında yol alır. Kim akşam karanlığında yol alırsa hedefine varır.

Haberiniz olsun Allahın malı pahalıdır, haberiniz olsun Allah’ın malı cennettir.”

Tirmizi, Kıyamet 19, (2452).



Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla
Tarık Ziyad
Yönetici
*******


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 411
Yorum Sayısı: 588
Üyelik Tarihi: Dec 2010
Rep Puanı: 11


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #6
Konu Tarihi: 06-02-2011 14:35
Sünnet Şeriatin İkinci Kaynağıdır:

Kur'an, sünnet, sahabelerin davranışları ve aklı selim, sünnetin, İslâm'ın ikinci kaynak olduğunu ifade etmektedir.


1. Kur'an-ı Kerim'de Sünnetin Şer'i Delil Olduğuna Dair Beyanlar:

Kur'an'da bir çok âyet Resulullah'a itaat edilmesini emretmekte, O'na kar­şı gelmeyi yasaklamaktadır. Bir kısım âyetler, Allah'a ve Rasulüne İtaati bir­likte İfade buyururken, diğer bir kısım ayetler Resulullah'a itaat etmeyi yal­nız olarak zikretmişler, böylece Resulullah'a İtaatin ayrı bir özelliği olduğu­nu beyan etmişlerdir.

Diğer bir kısım âyetler de Resulullah'ın sünnetinin vahy olduğuna işaret etmişlerdir.

Konu ile ilgili olan âyetleri şöylece sıralamak mümkündür:


a. Allah'a ve Peygamberine İtaati Birlikte Emreden Ayetler:

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin. Sizden olan idarecilere de. Eğer aranızda herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa dü­şerseniz onu Allah'a ve Peygamberine götürün. Eğer Allah'a ve ahiret gü­nüne iman ediyorsanız (bunu böyle yapın) Bu daha hayırlıdır. Netice olarak daha güzeldir.”[50]

Görüldüğü gibi âyetin başında "Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin" buyrularak "itaat edin" emri iki defa zikredilmiştir. Aslında Allah'a itaat pey­gambere itaat demektir. Buna rağmen İtaat emrinin iki kez zikredilmesi, "Kur'an'da zikredilmeyip sadece sünnette zikredilen hükümlere uymak ge­rekmez" şeklindeki vehim ve kuruntuları bertaraf etmek ve Resulullah'ın hiç­bir kimse için sabit olmayan müstakil ve özel bir İtaat edilme hakkına sahip olduğunu beyan etmek içindir. Bu nedenledir ki müslümanlardan olan ida­recilere itaat etme emri tekrarlanmamışım Çünkü onların Allah'a ve Peygam­bere itaat dışında ayrı bir itaat edilme haklan yoktur. Kur'an gibi veciz bir ki­tapta itaat emrinin tekrarı, gözden kaçırılmamalıdır.

Yine âyet-i kerimenin devamında: "Eğer aranızda herhangi bir şey hak­kında anlaşmazlığa düşerseniz onun hükmünü Allah'a ve Peygamberine götürün" buyurulmaktadır.

Elbetteki anlaşmazlık konusu olan meseleyi Allah'a götürmekten maksad, Allah Teala'nın kitabı olan Kur'an'a başvurmaktır. Akıl sahibi hiç bir kimse, "Bundan maksat meseleyi bizzat Allah'ın kendisine götürmektir" diye bir İd­diada bulunamaz. Meselenin hükmünü Resulullah'a götürmekten maksat ise, Resulullah hayatta iken bizzat kendisine götürmek, vefatından sonra da sünnetine başvurmaktır. Resulullah'ın vefatından sonra "sünnetinin hakem­liğini kabullenmemek" âyetin geniş kapsamlı manasını delilsiz olarak daralt­maktır, ilmi olmayan ve İslâm'ın ruhuna ters düşen bir davranıştır. Çünkü bu iddiaya göre, Kur'an'm bu emri, sadece Resulullah'ın yirmiüç yıllık peygam­berliği dönemi için geçerli olur ki, bu da "Kur'an'ın hükümlerinde esas olan kıyamete kadar baki olmasıdır" esasına ters düşmekte ve Resulullah'ın Kur'an'ı uygulama pratiği olan sünnet hazinesini hiçe saymaktır. Böylece âye­tin cümle ve kelimelerinden sünnetin şer'î bir delil olduğu açıkça anlaşılmak­tadır. Yeter ki onu düşünüp anlayacak akıllar bulunsun.

Başka bir âyette: "Ey Muhammed! De ki: "Allah'a itaat edin, Peygambe­re itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse Peygamber sadece kendisine yükleni­len yükümlülükten sorumludur. Sizler de size yüklenilen yükümlülükten sorumlusunuz. Eğer Peygambere itaat ederseniz, hidâyete kavuşmuş olursunuz. Peygambere düşen, ancak tebliğ etmektir"[51] buyurulmaktadır. Görüldüğü gibi bu âyette de peygambere İtaat ayrı bir emir olarak zikre­dilmiş ki, Peygamberin de özel bir itaat hakkı bulunduğu vurgulansın. Ayrica Peygambere itaatin hidâyete eriştireceği zikredilmiş ve böylece Rasulul-lah'ın zatının ve sünnetinin mü'minlerin rehberi olduğu beyan edilmiştir.

Bu âyette dikkati çeken diğer bir husus da şudur: "Peygambere itaatin in­sanları hidâyete ulaştıracağı" vadiyle "peygambere düşen ancak tebliğ etmek­tir" fermanının yanyana zikredilmesidir. Bu da göstermektedir ki, "Peygam­bere düşen ancak tebliğ etmektir" ifadesinden maksad: " Peygamber, sapan­ların ve isyankârların yaptıklarından sorumlu değildir" demektir. Yoksa bun­dan maksad "Peygamber ancak Allah'ın emirlerini tebliğ eden bir postacı ni­teliğindedir. Onun sünnetinin şer'î hiçbir değeri yoktur" demek değildir. Eğer böyle olsaydı Allah'a itaatin emredilmesi yeterli olurdu. Ayrıca Resulullah'a itaat etme emri yersiz ve anlamsız bir uzatma sayılır ve Resulullah'a itaatin hidâyete ulaştıracağı vadi gerçek dışı bir vaad olurdu. Haşa Allah Teala böyle bîr vâdden münezzehtir.

Diğer bir âyette "Allah ve Rasulü, bir şey hakkında hüküm verdiği za­man herhangi bir mümin erkeğin ve mümin bir kadının kendi işlerinde başka hükmü seçme hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasulü1 ne isyan eder­se, şüphesiz ki o açıkça sapmıştır"[52] Duyurulmaktadır. Bu âyetteki: "Allah'ın verdiği hükümden" maksat O'nun bize gönderdiği Kur'an'daki hükümlerdir. "Resulullah'ın verdiği hükümlerden maksat ise, "Hayatta iken hakemlik ya­pıp verdiği hükümler ve beyan ettiği emir ve yasaklardır."

"Resulullah'ın bu hükümlerine sadece o hayatta iken uymak gereklidir. Ve­fatından sonra onun hükümleri bizî bağlamaz" diyebilir miyiz? Bunu söyle­mekle delilsiz bir iddiada bulunmuş olmaz mıyız? Böyle bir iddia ne dere­ce doğru olur? Bugün Resulullah'ın sünnetini kabul etmeyen bir insan onun hangi hükmünü kabullenmiş olur?

Allah Teala birçok âyetinde, kendisiyle birlikte Peygamberine itaat eden­leri övmekte onların mertebelerinin yüksek olacağını ve kurtuluşa erecek­lerini belirtmektedir. "Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, İşte on­lar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar”[53]

Şayet Rasuiuliah'a itaatin bir anlamı olmasaydı, onu Allah'a itaatle birlik­te zikretmenin manası ne olurdu? Resulullah'a itaat, sünnetini almamızı ge­rekli kılmaz mı? Rasufullah'ın sünnetini reddederek ona itaati hiçe sayanlar, bu âyetler karşısında ne cevap vereceklerdir?

Yine şu âyetlerde: "Kim Allah'a ve Rasulüne itaat eder, Allah'tan korkar ve O'ndan çekinecek olursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileri­dir. "[54] "Aralarında Peygamberin hükmetmesi için Allah'a ve Rasulüne davet edildikleri zaman müminlerin sözü ancak "işittik ve itaat ettik" olur. İşte bunlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir."[55]

"Allah'a ve Peygambere İtaat edin ki merhamet oiunasınız"[56] buyurulmaktadır.

Âyetlerde Allah'tan korkmanın; Allah'a ve Rasulü'ne itaatle olacağı, mü­minlerin Allah'ın ve Rasulü'nün hükmüne çağırılmaları halinde "işittik ve ita­at ettik" diyecekleri belirtiliyor. "Ben sadece Kur'an'a İtaat ederim, hadisler beni bağlamaz" diyenler, takvaya nasıl erişebilirler ve mümin olma sıfatını na­sıl muhafaza edebilirler?

Allah Teala diğer bir çok âyet-i kerime'de de kendisiyle birlikte Peygam­bere itaat etmeyenleri kınamakta ve onları küfürle vasıflandırmaktadır:

"Ey iman edenler! Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin. Davetini işittiğiniz hal­de peygamberden yüz çevirmeyin."[57]

"De ki Allah'a ve Peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şüphe­siz ki Allah kâfirleri sevmez."[58]

Peygamberin sünnetini reddedenler bu âyeti çok iyi düşünmeli ve felse­fi cedellerden vazgeçmelidirler.

"Ey iman edenler! Allah'ın Rasulü sizi kendinize hayat verecek şeyle­re davet ettiği zaman Allah'ın ve Rasulünün davetini kabul edin. Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve O'nun huzurunda toplanacaksınız. "[59]

b. Yalnız Resulullah'a İtaat Etmeyi Emreden Âyetler: "Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Peygambere itaat edin ki, merhamet edilesiniz."[60] Sünneti red eden, bu itibarla Peygambere itaati ha­fife alan insanlar, bu âyeti düşünüp kendilerine acısınlar ve nasıl bir tavır ta­kındıklarını iyice gözden geçirsinler.

"Eğer Peygambere itaat ederseniz hidâyete erişmiş olursunuz..."[61] "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın..."[62] Âyetin ifadesine göre Allah'ın sevgisine eriş­mek, Peygambere uymakla tahakkuk ediyor. Temelsiz felsefelere ve akli cedellere uymakla değil.

"Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi de yasakladıysa ondan da kaçının. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki, Allah azabı pek şiddetli olan­dır. "[63] Her ne kadar bu âyet ganimet mallan hakkında inmişse de âyette ge­çen "ne verdiyse" ifadesi genel bir anlam taşıdığından Resulullah'ın ümme­tine verdiği her emir ve yasağı kapsamakta ve sünnetin delil olduğunu gös­termek için yeterli görülmektedir. Çünkü Resulullah'ın ümmetine bahşettiği en değerli hediyesi sünnettidir.

Nitekim İbn Cüreyc ve Abdullah b. Mes'ud, bu âyeti umumi manada tef­sir etmişler, emir ve yasağının müslümanları bağladığını söylemişlerdir.

Bir gün Abdullah b. Mes'ud: "Allah Teala dövme yapan (ben yapan) dövme yaptıran, tüylerini alan, güzellik için dişlerinin arasını törpületen ve Allah 'm yaratma şeklini değiştiren kadınlara lanet eder" demiştir. Onun bu sözü, Esedoğullarından Ümmü Yakub isimli Kur'an'ı çok iyi okuyan ve an­layan bir kadına ulaşmış kadın da İbn Mesud'a gelerek "İşittiğime göre sen şöyle ve şöyle olan kadınlara lanet okumuşsun" demiştir. Abdullah bin Me-sud da o kadına şu cevabı vermiştir:

"Niçin ben, Resulullah tarafından lanetlenen ve Allah'ın kitabında da hükmü bulunan kimseleri lanetlemeyeyim" Kadın: "Ben Kur'an'ın iki kapa­ğının arasında bulunan bütün âyetleri okudum. Böyle bir lanetleme bulama­dım." demiş, Abdullah bin Mes'ud da "Eğer okumuş olsaydın onu bulurdun. Sen Allah Teala'mn "Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasak-ladiysa ondan da kaçının" âyetini okudun mu? diye sormuş, kadın: "Evet okudum" demiştir.Bunun üzerine Abdullah: "Kadınların bunları yapmaları­nı Resulullah yasaklamıştır" demiştir.[64]

Görüldüğü gibi İbn Mes'ud, bu âyeti "umum İfade eden bîr âyet" olarak genel anlamda tefsir etmiştir. Ve Resulullah'ın buyurduğu veya yasakladığı her şeyin âyetle zikredilmiş gibi hüküm İfade edeceğini söylemiştir.

"Ayetlerimize İman edenler o kimselerdir ki, okuyup yazması olmayan ve Allah'ın elçisi olan Peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği em­reder, kötülüğü men eder. Temiz şeyleri onlar için helal, murdar şeyleri de haram kılar. Onların üzerlerindeki ağır yükleri ve kendilerini bağla­yan bağları kaldır ir... "[65]

Ayette zikredilen temiz şeyleri helal kılma ve murdar şeyleri haram kıl­ma fiilleri Resulullah'a izafe edilmiştir. Elbetteki bunun bir anlamı vardır. O da sünnete uymanın gerekliliğini belirtmektedir.

"... o Peygambere uyun ki doğru yola eresiniz."[66] Peygambere uyma, sünneti kabullenme dışında nasıl mümkün olacaktır. Bundan başka bir yol var mıdır?

Allah Teala diğer bazı âyetlerinde de Peygambere itaat etmenin son de­rece önemli olduğunu beyan ederek ona itaatin Allah'a İtaat sayılacağını, onun hakemliğini kabul etmeyenin mü'min olamayacağını bildirmiştir. "Kim Pey­gambere itaat ederse şüphesiz Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirir­se, Biz seni onların üzerine koruyucu olarak göndermedik"[67]

Peygamberin söylediklerine uymadan ve yaptıklarını yapmadan ona ita­at edilmesi hiç mümkün müdür? Bu da sünnetin şer'î bir hüccet olduğunun açıkça bir delili değil midir?

"Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni ha­kem, seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar."[68]

Bu âyette, Resulullah'ı hakem seçmeyenin mü'min olamayacağı beyan edil­miştir. Resulullah'ın hakemliğini sadece sağlığına tahsis etmek, bu âyeti dar bir çerçevede yorumlamak olmaz mı? Sırf sünnete karşı çıkmak için bir zor­lama sayılmaz mı?

Resulullah'a uymayı emreden diğer âyetler de göz önünde bulunduruldu­ğunda şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Resulullah'ın hakemliği hem hayatta iken hem de ölümünden sonra geçerlidir. Vefatından sonra sözleri ve fiilleri alı­narak hakemliği kabul edilmiş olur. Âyette Resulullah'ın hakemliğinin sade­ce hayatı boyunca geçerli olduğuna hiçbir işaret olmadığı gibi, Kur'an'ın ge­nel İfadesi, onun hakemliğinin ölümünden sonra da devam ettiğini gerektir­mektedir. Bu da ancak sünnetine uymakla olur.

Kur'an-ı Kerim mücmel bir kısım farzlar ve genel kaideler getirmiştir. Bu mücmel farzların tafsilatını ve genel kaidelerin detayını ancak Resulullah'ın açıklamasıyla bilmek mümkündür. Mesela Allah Teala; "Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı..."[69] "Namazı kılın, zekatı verin..."[70] "Ey iman eden­ler! Sözleşmeleri yerine getirin..."[71] buyuruyor. Allah Teala bunların nasıl yapılacağını öğretmeyi Peygamber efendimize bırakmıştır. O halde Peygamber'in sünneti olmadan bu emirlerin nasıl yapılacağını bilmek mümkün değildir. Nitekim Allah Teala; "... Sana da Kur'an'ı İndirdik ki, insanlara vahy edilenleri açıklayasın..."[72] buyurmuştur.

Ayetler Resulullah'ın sünnetinin de Allah tarafından bir vahiy olduğuna işaret etmektedirler. "O arkadaşınız (Resulullah) kendi arzu ve hevasından konuşmaz. Onun konuştuğu gönderilen vahiyden başka bir şey değildir. "[73]

"... Allah sana kitap ve hikmeti indirmiş, ve sana bilmediğin şeyleri öğ­retmiştir. Allah'ın sana olan lütfü büyüktür."[74]

"... Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve size indirdiği Kitabı ve hikmeti ha­tırlayın. Allah bununla size öğüt verir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah her şeyi çok İyi bilendir."[75]

Bu iki âyette, indirildiği ifade edilen "Kitap"ıan maksadın Kur'an-ı Kerim olduğu muhakkaktır. "Hikmet"ten maksat ise, birçok alime göre Resulullah'ın sünnetidir. Bu İtibarla sünnetin de "vahy-î gayri metluv" olduğu beyan edil­miştir. Zira hikmetin lügat manası, bir şeyi tam yerine koymak ve bir işi İcap ettiği gibi yapmaktır. Resulullah'ın sünneti de bizlere dinin nasıl tatbik edil­diğini öğrettiği İçin ona hikmet denilmiştir.

"... Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir yola iletiyorsun."[76] Âyette doğru yo­la iletme işi Resulullah'a isnad ediliyor. Bu da gösteriyor ki Resulullah'ın söz ve fiillerinin İslâm şeriatında önemli bir yeri vardır. Şayet Resulullah'ın sö­zü dinlenmeyecek ve fiilleri işlenmeyecek olursa, onun insanlara doğru yo­lu göstermesi nasıl gerçekleşmiş olabilir?


2. Resulullah'ın Sahih Sünneti Fiil ve Sözlerini, Takrir ve Sıfatlarını Almamızı Emretmektedirler.

Resulullah, çeşitli hadis-i şeriflerinde bizlere sünnetine uymamızı, sünne­tine tabi olduğumuz takdirde sapmayacağımızı, sünnetini zihninde muhafa­za edemeyenlerin yazarak onu muhafaza etmelerini, ezberlenen sünnetinin İnsanlara nakledilmesini emretmiş ve sünnetine karşı çıkacakların kendile­rini beğenen şımarık kişiler olacaklarını haber vermiştir.


a. Resulullah'ın Sünnetine Uymamızı Emreden Hadisler:

"Ben sizi bıraktığım müddetçe siz de beni bırakın. Sizden önceki ümmet­ler çokça soru sormaları ve Peygamberleriyle anlaşmazlığa düşmeleri yü­zünden helak olmuşlardır. Ben size bir şeyi yasaklarsam, ondan kaçının. Bir şeyi de emredersem onu gücünüzün yettiği ölçüde yapın"[77]

Diğer bir rivayette: "Size konuştuğumda (hadis söylediğimde) benden alın, sizden öncekiler çokça soru sormalarından ve peygamberleriyle ihtilafa düşmelerinden dolayı helak olmuşlardır. "[78]

Irbad b. Sariye diyor ki: "Birgün Resulullah bize namaz kıldırdı. Sonra bi­ze yöneldi ve bizlere Öyle etkili bir vaaz etti ki, onun tesirinden gözler yaş döktü, kalpler ürperdi. Bir kişi "Ey Allah'ın Rasulü! Bu vaaz vedalaşan bir in­sanın vaazı gibiydi. Sen bize ne yapmamızı emredersin?" dedi. Resulullah da buyurdu ki: "Size Allah'tan korkmanızı, Habeşli bir köle dahi olsa, idare­cinizi dinleyip ona itaat etmenizi tavsiye ederim. Çünkü sizin benden son­ra yaşayanlarınız çokça ihtilaflar görecektir. Siz benim sünnetimden ve hi­dâyet üzere olan raşid halifelerin sünnetinden ayrılmayın. O sünnetlere sım­sıkı sarılın ve azı dişlerinizi üzerlerine kenetleyin. Sonradan uydurulan hu­suslardan kaçının. Zira sonradan uydurulan herşey bid'attir. Her bid'at te sapıklıktır. "[79]

Görüldüğü gibi, hadis-i şerifte bid'atlerden kaçınabilmek için Resulullah'ın sünnetine ve raşid halifelerinin İcma ve içtihadlarına uyulması emredilmektedir. Pratikte bunlara uymayan mezheplerin sapıklıkları görülmektedir. Başka delile ihtiyaç yoktur.

Enes b. Malik diyor ki: "Resulullah bana buyurduki: "Oğulcağızım! Eğer sen kalbinde her hangi bir kimseyi aldatma isteği taşımayarak sabahlaya­biliyor ve akşama erişebiliyorsan, bunu yap." Sonra da bana buyurdu ki: "Oğulcağızım bu benim sünnetimHir. Kim benim sünnetimi ihya ederse, şüp­hesiz o beni sevmiş olur. Kim de beni severse, benimle birlikte cennette ola­caktır."[80]

Görüldüğü gibi Resulullah, kendisini sevmenin sünnetini ihya etmekle ola­cağını beyan etmiştir. Onun sünnetine uymaksızın onu sevdiğini söyleyen na­sıl doğru konuşmuş olur? Zira bir insanı seven onun güzel amellerini yapma­ya özenir. Resulullahı sevip de onun güzel ahlâkını örneklendiren amelleri­ni işlememek mümkün değildir.

Resulullah, namaz ve hac gibi, ibadetlerin yapılma şekillerini kendisinden öğrenmemizi emrederek buyurmuştur ki: "Benim nasıl namaz kıldığımı gö­rüyorsanız o şekilde namaz kılın. Namaz vakti geldiğinde biriniz ezan okusun. En yaşlınız imam olsun."[81]

Cabir bin Abdullah diyor ki: "Ben, Rasuluilah devesine binmiş olarak şey­tanı taşladığını gördüm. O diyordu ki, "Ey insanlar! Hac ibadetlerinizi benden alın. Çünkü ben bilemiyorum belki de bu yılımdan sonra bir daha hac yapamam. "[82]

"Resulullah Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderdiğinde ona: "Sa­na bir dava arz edildiğinde onun hakkında nasıl hüküm verirsin" diye sor­muş. Muaz da "Allah'ın Kitabıyla hüküm veririm" demiştir. Resulullah: "Eğer Allah'ın Kitabında bulamazsan (ne ile hüküm verirsin) deyince. Muaz da: "Resulullah'ın sürmeliyle" cevabını vermişti. Bz. Peygamber: "Şayet Resulullah'ın sünnetinde de Allah'ın kitabında da meselenin hükmünü bulamazsan (ne yaparsın)" diye sormuş. Muaz da: "Görüşümle içtihad ederim ve bü­tün gayretimi harcamaktan geri durmam" demişti.[83]


b. Sünnete Uyulduğunda Sapıklıktan ve Cehennemden Uzaklaşılacağını Beyan Eden Hadisler:

"Sizlere iki şey bıraktım. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla sapmaz­sınız. Bunlar Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetidir."[84]

Resulullah buyurdu ki: "Bütün ümmetim cennete girecektir. Ancak imti­na edenler (diretenler) hariç." Dediler ki: Ey Allah'ın Rasulü! İmtina eden kim­dir? Resulullah da: "Bana karşı gelen imtina edendir" buyurmuştur."[85]


c. Sünnetin Muhafazası îçin Yazılmalarına Ruhsat Veren Hadisler:

Abdullah b. Amr diyor ki: "Ben ezberlemek maksadıyla, Resulullah'dan duyduğum her şeyi yazıyordum. Kureyşliler beni bundan alıkoydular ve de­diler ki: "Resulullah'dan duyduğun herseyi nasü yazıyorsun? Nihayet o da bir beşerdir. Öfkeli olduğunda da konuşuyor. Sakin iken de. Bunun üzerine yaz­maktan vaz geçtim ve meseleyi Resulullah'a anlattım. O da parmağıyla ağ­zına işaret ederek buyurdu ki: "Yaz. Canım elinde olan Allah'a yemin olsun ki, buradan haktan başka bir şey çıkmaz. "[86]

Ebu Hureyre diyor ki: "Resulullah'ın sahabelerinden hiçbir kimse, benden daha fazla hadis rivayet etmiş değildir. Ancak Abdullah bin Amr hariçtir. Çün­kü o hadisleri yazıyordu. Ben ise, yazmıyordum."[87]

Resulullah Mekke'nin fethinden sonra bir hutbe okudu. Hutbesinde Mek­ke'nin kutsallığını anlattı. Bu hutbeyi dinleyen Yemen halkından Ebu Şah İsim­li bir zat ayağa kalktı ve dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Bu söylediklerini ba­na yazılı olarak verir misin?. Resulullah da buyurdu ki: Bunu Ebu Şah'a ya­zın”[88]

Yine Resulullah, ezberlediği hadisleri unutmasından şikâyetçi olan bir za­ta eliyle yazıyı göstererek buyurmuştur ki: "Sağ elinle yardımlaş"[89]

Görüldüğü gibi Resulullah, zaman zaman hadislerin yazılmasını emretmiş­tir. Bu da sünnetin delil olduğunu gösterir. Aksi takdirde delil olmayacak şey­lerin yazılmasını emretmesi anlamsız olurdu ki, bu da Resulullah'a layık ol­mayan bir husustur.


d. Ezberlenen Sünnetinin İnsanlara Aktarılmasını Emreden Hadisler:

Zeyd bin Sabit Resulullah'ın şöyle buyurduğunu işittiğini söylemiştir: "Allah, bizden bir hadis duyup da onu tebliğ edinceye kadar muhafaza eden kişinin yüzünü ak eylesin. Nice kendisinden daha fakih (âlim) olanla­ra fıkhı (ilmi) taşıyanlar vardır. Nice fıkhı taşıyıp nakleden vardır ki, kendi­si fakih değildir.”[90]


3. Sahabeler, Sünnetin Şer'î Delil Olduğu İnancını Taşımışlardır

Bu nedenle sahabeler, Resulullah bir şey yapınca hemen ona tabi olma­ya koşuyorlar, onun yaptığı işin kendilerini bağlayıcı olup olmadığını araş­tırma İhtiyacı dahi hissetmiyorlardı. Ancak Resulullah, bazı özel fiillerinin sa­habeleri bağlamadığını açıklıyor ve bu fiillerinde kendisine tabi olmamala­rı gerekdiğini beyan ediyordu. Buna örnek olarak şu hadisleri zikretmek mümkündür.

Ebu Said el-Hudri diyor ki: "Resulullah bir zaman sahabelerine namaz kıl­dırırken papuçlarını çıkardı ve sol tarafına koydu. Cemaat bunu görünce on­lar da papuçlarını çıkarıp attılar.

Resulullah namazını bitirince onlara: "Sizi papuçlarınızı atmaya sevk eden sebeb nedir?" diye sordu. "Biz senin onları çıkarıp attığını gördük, biz de at­tık" dediler. Resulullah (sav) de buyurdu ki: "Bana Cibril (as) geldi ve pa-puçlarımda pislik bulunduğunu bildirdi. Sizden biriniz mescide geldiği zaman papuçlarına baksın. Onlarda br pislik veya eziyet verecek bir şey gö­rürse, onu silsin ve onlarla namazını kılsın. "[91]

Hz. Aişe diyor ki: "Resulullah bir gece mescitte namaz (teravih namazı) kıldı. İnsanlar da onun kıldığı namazı kıldılar. Ertesi gün de o namazı kıldı. Bu defa İnsanlar oldukça çoğaldı. Sonra insanlar üçüncü veya dördüncü ge­cede toplandılar. Resulullah onların yanma gitmedi. Sabah olunca buyurdu ki: "Sizin ne yaptığınızı gördüm. Sizin yanınıza gelmeme engel olan tek se­bep, bu namazın size farz kılınacağından korkmamdır" Bu olay Ramazan ayında olmuştu."[92]

Görüldüğü gibi sahabiler, nafile ibadetlerde bile hemen Resulullah'a uy­muşlar ve onun yaptığını yapmaya çalışmışlardır.

Abdullah b. Ömer diyor ki: "Resulullah, arasını açmaksızın (hiç iftar etmek­sizin) oruç tutmaya devam etti. İnsanlar da arasını açmadan oruç tutmaya de­vam ettiler. Fakat bu onlara zor geldi. Bunun üzerine Resulullah onlara aç­madan oruç tutmalarını yasakladı. Onlar da dediler ki: "Sen de hiç açmadan oruç tutuyorsun."

Bunun üzerine Resulullah buyurdu ki: "Ben sizin gibi değilim. Ben devam­lı yedirilip içiriliyorum."[93] Diğer bir rivayette "... beni Rabbim yediriyor ve içiriyor”buyurmuştur[94] Elbetteki sahabeler Resulullah'a tabi olmanın gerek­li olup olmadığını bizlerden daha iyi biliyorlardı ve gerekli olduğunu idrak ettiklerinden Resulullah'a hemen tabî oluyorlardı. Bizlere ne oluyor da bu­nu kabullenmemeye çareler arıyoruz. Kendimizi sahabelerden daha anlayış­lı görüyoruz?


4. Sünnetin Delil Olmayacağını Söyleyen Hasta Kalpliler:

Peygamber efendimiz, hadislerle amel etmeyecek olan kişilerin nasıl İn­sanlar olacaklarını bizlere tanıtmış ve bu gibi İnsanlardan uzak olmamızı be­yan etmiştir.Bu hususta Ebu Rafi[95] Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Sakın sizden birinizi koltuğuna yaslanmış otururken, kendi­sine emrettiğimiz veya yasakladığımız hususlardan bir husus geldiğinde "biz bunu bilmiyoruz. Biz Allah'ın Kitabında ne bulduksa ona tabi oluruz" di­yen biri olarak görmeyeyim. "[96]

Mikdam b. Mâdi Kerib ise Resulullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir. "Dikkat edin! Bana kitap, bir de onun kadarı (vahyi gayri metluv.) veril­miştir. Yakında karnı tok olan ve koltuğuna yaslanan bir kişi: "Siz sadece bu Kur'an'a sarılın. Siz onda neyin helal olduğunu görürseniz onu helal sa­yın ve neyin de haram olduğunu görürseniz onu haram sayın" diyecektir. Dik­kat edin! Ehlî eşeklerin etleri size helal değildir. Köpek dişi bulunan yırtı­cı hayvanların etleri de helal değildir."[97] Diğer bir rivayette şöyledir. "Dik­kat edin olabilir ki, koltuğuna yaslanan bir kimseye benim hadisim ulaşır. O da der ki: "Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı bulunmaktadır. Onda neyin helal olduğunu görürsek onu helal sayarız. Neyin de haram olduğu­nu görürsek onu haram sayarız." Dikkat edin. Allah'ın rasulünün haram kıldığı Allah'ın haram kıldığı gibidir. "[98]

Bütün bunlardan sonra Peygamberi hafife almayı ve onun sünnetini red etmeyi, bir modernlik sayan, kendilerinin de aydın ve İleri görüşlü oldukla­rı vehmine kapılan bir kısım zayıf iradeli taklitçilere şunu hatırlatmada fay­da vardır. Sizler Resulullah'ın sünnetini reddederek biryere varamazsınız? İs­lâm'a hizmet etmeniz yerine ona şüpheler sokmuş oluyorsunuz. Resulullah'ı devre dışı bırakarak, Kur'an'ı felsefi görüşleriyle açıklamaya çalışan şımarık­lara zemin hazırlıyorsunuz. İçinizden kâfirlere şirin görünme hastalığına yakalananlar da şunu iyi bilsinler ki, bu halleriyle onlara yaranamazlar. Müslüman olduğunuzu söylediğiniz müddetçe sizler onların nezdinde geri­cisiniz. Örümcek kafalısınız. Yobazsınız. Mürtecisiniz. O halde nedir sizin bu haliniz? Kimlere hizmet ediyorsunuz? İyi niyetli olmanız yeterli değildir. Bi­raz da kafanızı çalıştırıp bilgisizliğinizi anlayınız. Aczinizi itiraf ediniz. Allah'ın elçisinin önüne geçmekten haya ediniz ve şu âyetin sesine kulak veriniz:

"Ey iman edenler! Allah'ın ve Rasulünün önüne geçmeyin. AUah'dan korkun. Şüphesiz ki Allah, işiten ve bilendir."[99]

Diğer yönden başka bir takım müminler de "Orta yolu tutalım. Hadisleri ne tamamen reddedelim. Ne de sahih denen her hadisi alalım. Hadislerin rhü-tevatir olanlarını alalım. Diğerlerini yedek bir kaynak kabul edelim. Aklımı­za ve mantığımıza uyarsa onları alırız. Şayet uymazlarsa almayız. Mütevatir hadisler de parmak sayılarım geçmez" şeklinde iddialarla ortaya çıkmakta­dırlar. Aslında bunlarla hadisleri tamamen reddedenler arasında pratikte pek fark yoktur. Çünkü bunlar da yalnız kendi ölçülerine göre mütevatir say­dıkları bir kaç hadisi kayıtsız şartsız kabullenmekte, diğer sahih hadislerin ka-bullenilmesinde akıllarını hakem kılmaktadırlar. Bunlara şunu sormak yerin­de olur: "Sizler mütevatir olmayan sahih hadislerin kabul edilip veya edilme­yeceği hususunda aklınızı hakem kılıyorsunuz. Ancak sizlerin her biriniz di­ğerinden farklı düşünüyorsunuz. Şimdi müslümanlar peygamberlerinin ha­disini bırakıp da sizlerden hanginizin aklını esas alsınlar. Çünkü her biriniz kendi aklının daha üstün olduğunu iddia ediyor. Yoksa sizler, müslümanla-rın ittifak içinde olmalarından rahatsız mı oluyorsunuz? Müslüman olmanız dolayısıyla hakkınızda böyle bir kanaate varmak İstemiyoruz. Fakat davra­nışlarınız İnsanları buna sürüklüyor. Bırakın bu meseleleri de akıllarınızın enerjilerini müslümanlara faydalı olacak meselelere harcayın. Zira İslâm di­ni, akılların mahsulü bir din değil, nakillerin ortaya koyduğu bir dindir. Akıl­larınızı nasları anlamada kullanınız. Onları yargılamada kullanmayınız. Çünkü akıllarınız nasları yargılayacak güçte değildir. Âyette buyurulduğu gi­bi: "Size İlimden sadece az bir pay verilmiştir.”[100]


---
[50] Nisa, 59
[51] Nur, 54
[52] Ahzab, 36
[53] Nisa, 69
[54] Nur, 52
[55] Nur, 51
[56] Ali İmran, 132
[57] Enfal, 20
[58] Ali İmran, 32
[59] Enfal, 24
[60] Nur, 56
[61] Nur, 54
[62] Ali İmran, 31
[63] Haşr, 7
[64] Buhârl, Kit. Libas, bab: 82, 84, 85, 87; Müslim, Kit. Libas: bab: 120 hn. 2125; Ebû Dâvûd; Kit. Terecciil bab: 5, hn. 4169; Tirmizi, Kit. Edeb, bab: 33 İm. 2782; İbn Mace, Kit. Nikah, bab: 52 hn. 1989
[65] Araf, 157
[66] Araf, 158
[67] Nisa, 80
[68] Nisa, 65
[69] Bakara, 184
[70] Bakara, 43
[71] Maide, 1
[72] Nahl, 44
[73] Necin, 3-4
[74] Nisa, 113
[75] Bakara, 231
[76] Şura, 52
[77] Buhârî, Kit. İtisam, bab 2; Müslim, Kit. Hac, bab 412 hn: 1337; îbn Mace, Kit. Mu­kaddime bab: 1; Nesâî, Kit. Hac bab: 1
[78] Tirmizî, Kit. İlim, bab 17 hn: 2679
[79] Ebû Dâvûd Kit. Sünnet bab: 6, hn: 4607; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 16 hn: 2676; îbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 42
[80] Tirmizî, Kit. İlim, bab: 16. Hd: 2678
[81] Buhârî, Kit. Ezan bab: 18, Edeb bab: 27 Ehad bab: 1
[82] Nesâî, Kit. Menasik bab: 220; Müsned Ahmed b. Hanbel, c. III sh. 318 367
[83] Ebû Dâuûd Kit. Akdiye, bab: 11 hn: 3592, 3593; Tirmizî, Kit. Ahkam bab: 3 hn: 1327; Müsned İmanı Ahmed, c. 1, sh. 236, 242 Dârimî, Kit. Mukaddime, bab: 20 Bu hadisin senedinde isimlen belirtilmeyen kişiler vardır.
[84] Muvatta, Kil. Kader bab: 3.
[85] Buhârî, Kit. İnsani; Müsned, İmam Ahmed, II sil. 361; Müslim Kit. İmare bab: 32, 33 hn: 1853; Nesai, Kit. Beyat bab: 27
[86] Ebû Dâvûd, Kit. İlim, hn: 3646 Darinıi; Kil. Mukaddime bab: 13; Müsned İmam Ahmed c. II. sh. 162, 192
[87] Buhârî, Kit. İlim, bab: 39; Tirmizî, Kil İlim, bab: 12 hn: 2668; Menakib, bab: 46 hn: 3841; Müsned, İmam Ahmed, c. II sh. 249.
[88] Buhârî Kit. İlim bab: 39; Lukata 7; Ebû Dâvûd, Kit. Menasik, bab: 89 hn: 2017; Tir­mizî, Kit. İlim bab: 12, hn: 2667; Müsned îmam Ahmed, c. II, sh. 238.
[89] Tirmizî, Kit. İlim, bab: 12. hn: 2666 (Not: Bu hadisin ravilerinden biri eleştirilen bir zattır.)
[90] Ebû Dâvûd Kit. İlim bab: 10 hn. 3660; Tirmizî Kit. ilim bab: 7 hn. 2656-2657; İb-niMace Kit. Mukaddime bab: 18 hn. 230, 232, 236; Müsned İmanı Ahmed c. I Sh. 437 c. III Sh. 225 c. IV Sh. 8
[91] Ebû Dâvûd Kit. İlim bab: 10 hn. 3660; Tirmizî Kit. ilim bab: 7 hn. 2656-2657; İb-niMace Kit. Mukaddime bab: 18 hn. 230, 232, 236; Müsned İmanı Ahmed c. I Sh. 437 c. III Sh. 225 c. IV Sh. 8
[92] Buhârî, Kit. Tehcccüd, bab: 10; Müslim, Kit. Müsafirin; 177, 178, hn: 761; Ebû Dâ­vûd, Kit. Ramazan, hn: 1373; Nesâî, Kit. Kıyam el-Leyle bab: 1.
[93] Buharı, Kit. Savın bab: 20, 48, 50. Kit. Temenni, bab: 9; Müslim, Kit. Siyam, bab: 58 hn: 1102; Ebû Dâuûd, Kit. Savm, bab: 24, hn: 2360, 2361; Tirmizî, Kit. Savın, bab: 62 hn: 778; Dârimî, Kir. Savm, bab: 14; Muvatta, Kİt. Siyam, bab: 37, 38; Müsned, İmam Ahnıed, c. II. sh. 21, 102, 112
[94] Bkz. A.g.e.
[95] Ebu Rafı Resulullah'ın azadlı kölesi olup, İsmi Eslem'dir.
[96] Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet, bab: 6 hn: 4605; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hn: 2663; îbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 13.
Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet, bab: 6 hn: 4605; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hn: 2663; îbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 13.
[97] Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet bab: 6, hn: 4604; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hn: 2664; İbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 12; Müsned, İmam Ahnıed, c. IV, sh. 131.00
[98] Tirmizî, Kit. ilim: bab: 10 hn: 2664
[99] Hucurat, 1
[100] İsra, 85

Hasan Karakaya

[Resim: pqW4k.gif]


Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla
Tarık Ziyad
Yönetici
*******


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 411
Yorum Sayısı: 588
Üyelik Tarihi: Dec 2010
Rep Puanı: 11


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #7
Konu Tarihi: 06-02-2011 14:40
Sünnete Sokulmak İstenen Şüpheler:

Rasulullah'ın hadislerini yargılamaya çalışan ve bilgiçlik taslayan bazı İnsanlar bir kısım tutarsız delillerle hadislere olan güveni sarsmaya çalışmış­lardır. Bunların iddialarını şöylece özetlemek mümkündür.


1. "Kur'an Yeter, Sünnete İhtiyaç Yoktur" Diyenler:

Allah Teala şöyle buyurmuştur: "... Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırak­madık..."[101] "... Biz sana her şeyi açıklayan hidâyet rehberi, rahmet kay­nağı ve müslümanlar için bir müjde olan Kur'anı indirdik."[102] iddiasını ile­ri sürmektedirler.Bu iddia tutarsızdır. Çünkü birinci âyetteki "kitap"tan levh-i mahfuz mu yoksa Kur'an-ı Kerim mi olduğu hususu ihtilaflıdır. "Levh-i mah­fuzdur" diyen görüşde, hadise karşı çıkanlar için herhangi bir delil yoktur. "Kur'an-ı Kerimdir" diyen görüşe göre de bu âyette ve bundan sonra zikre­dilen âyette hadis düşmanlarına herhangi bir delil yoktur. Çünkü âyetler, Kur'an-ı Kerim'in umumi kaideler ihtiva ettiklerini beyan etmektedirler. Kur'an'ın ihtiva ettiği genel kaidelerden biri de "sünnete başvurmanın zorun­lu olduğu" kaidesidir. Daha önce de izah edildiği gibi Cenab-ı Allah Kitabın­da bu hususu şöyle ifade buyurmaktadır:

"Rabbine yemin olsun ki aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem se­çip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamıyla boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar."[103] Âyet-i kerimede müminlerin ara­larında çıkan anlaşmazlıklarda Resulullahı hakem seçmeleri emredilmekte ve bunu yapmadıkları takdirde mümin olamayacakları bildirilmektedir. Elbetteki Resulullah hayatta iken hakem kendisi olacaktır. Vefatından sonra ise onun sünneti hakem kabul edilecektir. Aksi takdirde, Resulullah'ın hakemliği yir­mi üç sene gibi bir zamana sıkıştırılmış olur ki bu da Kur'an'ın emirlerinin kıyamete kadar baki olması esasına ve Resulullah'ı rehber kılma emrine ters düşer. Diğer bir âyette "Kim Peygambere itaat ederse, şüphesiz o Allah'a İtaat etmiş olur"[104] buyuru 1 maktadır. Allah Teala bu âyetinde Peygambere ita­atin kendisine İtaat sayılacağını bildirmiştir. Elbetteki Resulullah'a sağken ita­at onun emir ve sözlerini dinlemekle olur. Ölümünden sonra ise yine onun söz ve fiilleri olan hadislere tabi olmakla olur. Şayet sadece Allah'a, dolayı­sıyla Kur'an'a itaat etme söz konusu olsaydı Peygambere itaat edilmesinin em-redilmesİ boşuna olurdu. Bu da gösteriyor ki hadislerle amel etmek Kur'an'ın hükümlerindendir. Ve muhalifler tarafından delil gösterilen bu âyetlere ha­disler de dahildir.


2. "Kur'an Korunmuş Sünnet Korunmamıştır" Diyenler:

Allah Teala Kur'an'ı bizzat kendisinin koruyacağını bildirmiş ve; "zikri biz indirdik. Onun koruyucusu da şüphesiz Biziz"[105] buyurmuştur. Hadisler için böyle bir garanti yoktur" demektedirler.

Bunların tutunmaya çalıştıkları bu âyette Rasuluflah'ın sünnetini reddet­meyi gerektirecek bir husus söz konusu değildir. Zira Resulullah'dan sonra­ki dönemlerde, sahabeler, tabiiler ve tebei tabiiler hadislerin ezberlenmek su­retiyle muhafaza edilmesi hususunda bir beşerin gücünün yeteceği en son gayreti ve titizliği göstermişlerdir. Bu zatlar sahih olan hadisleri, sahih olma­yanlardan ayırmışlar, hadis uyduranları tesbit edip soyutlamışlardır. Hadis­leri rivayet eden zatlarda ağır şartlar arayarak Resulullah'a karşı yalan uydur­ma yollarını tıkamışlardır. Zaten hadis uydurmanın cezasının cehennem olacağını kesin olarak bilen bir müslümanın hadis uydurması beklenilmeyen bir cinayettir.Zira Resulullah'a yalan uyduran bir kişinin cezalandırılacağını belirten hadis-i şerif bizim tesbitimize göre otuza yakın sahabeden rivayet edil­miştir. (Bu husus mütevatir hadis bölümünde izah edilmiştir)


3. "Sünnetle Amel Edildiğinde Şer'i Hükümlerle Çelişir" Diyenler:

Diğer yandan delil gösterilen âyetteki "zikir" kelimesine hadislerin de da­hil olmadığı kesin olarak söylenebilir mi? Âyette korunacağı beyan edilen zi-kire hadisler de dahil ise âyeti sadece Kur'an'ın korunmasına tahsis etmek

delilsiz bir iddia olmaz mı? "Sünnetle amel edildiği takdirde şer'î hükümler birbirleriyle çelişirler. Zira hadislerin çoğunun delil olması tartışmalıdır, der­ler. Onların bu iddiaları da tutarsızdır. Zira bir meselenin şer'î hükmünün ne olduğu hususundaki İhtilafların sebebi, hadislerin şer'î delil sayılması değil, naslardan hüküm çıkaran alimlerin aklî güçlerinin, ilmî seviyelerinin, kültür­lerinin, toplum yapılarının farklı olması ve nasların da genel ifadeler taşıma­larıdır. Hadislerle amel edilmediği ve yalnızca Kur'an'ın kaynak kabul edil­diği takdirde de bu türden olan ihtilaflar kaçınılmazdır.

Nitekim Kur'an-i Kerİm'de geçen ve asıl anlamı "sona erme olan" Kuru1 ke­limesinin manasının adetten kesilme mi yoksa temizlikten kesilme mi mana­sına geldiği hususu müctehit alimler tarafından ihtilaf edilen bir meseledir. Buna benzeyen misaller pek fazladır.

Diğer yandan hadislerle amel edilmediği takdirde bu tür ihtilafların yapıl­ma ihtimali daha çoktur. Zira âyetlerin yorumlamalarında akıllar esas alına­caktır. İnsanların birbirleriyle ihtilaf ettikleri bir vakıadır. Hatta bir insanın ak­şamleyin verdiği hükümden sabahleyin cayarak kendi kendine muhalefet et­tiği görülmektedir. Bütün bu İhtimallerle birlikte "Hadisler alınmazsa ihtilaf­lar olmaz" demek yanlıştır. Bu anlayış taassuptan kaynaklanmaktadır. Böy­le yapan fırkaların bölük pörçük oldukları bilinen bir husustur.


4. "Resulullah Hadis Yazmayı Yasaklamıştır" Diyenler:

"Resulullah hadislerin yazılmasını yasaklamış ve: "Benden birşey yazma­yın kim benden Kur'andan başka bir şey yazdıysa onu imha etsin" buyur­muştur.[106] Bu da hadislerin önemli olmadıklarını ve dini hükümler olamaya­caklarını gösterir" demektedirler.

Hadise soğuk bakan bu gibi kimselerin ileri sürdükleri bu hadis de ken­dileri için delil değildir. Çünkü hadislerin yazılmasını yasaklayan bu hadis-i şerif, İslâm'ın İlk dönemlerinde Kur'anla hadisleri aynı malzemeler üzerin­de yazarak onları birbirine karıştırabilen vahiy katipleri hakkında varid ol­muştur. Böyle olmayan insanlar İçin hadislerin yazılmasının yasaklandığı va­ki değildir. Aksine yazmalarına ruhsat verilmiş, hatta emredildiği de olmuş­tur. Bunlara örnek olarak daha önce zikredilen Abdullah bin Amr'a; "Yaz. Canım elinde olan Allah'a yemin olsun ki, buradan haktan başka birşey çık­maz. "[107] Ebu Hureyre'nin: "Resulullah'ın sahabilerinden hiç bir kimse ben­den daha fazla hadis rivayet etmiş değildir. Abdullah b. Amr hariç. Çünkü o yazıyordu ben yazmıyordum"[108] ifadesi; Mekke fethi gününde Hz. Peygamberin okuduğu hutbenin kendisine yazılı olarak verilmesini isteyen Ebu Şah'ın olayı[109] ve "Ensar'dan bir zata Rasululah'ın eliyle yazıyı göstererek sa­ğınla (sağ elinle) yardımlaş”[110] buyurması zikredilebilir. Görüldüğü gibi ha­dislerin yazılmasının yasaklanması belirli kişiler için söz konusu olmuştur. Ge­nel bir yasaklama olmadığı gibi yer yer teşvik de edilmiştir. Diğer yandan ha­disleri reddedenlerin hadislere dayanarak düşüncelerini isbatlamaya hakla­rı yoktur. Hadisleri delil gösterme, onları kabullenenlerin işidir. Hesabınıza gelince hadisleri almanız, gelmeyince almamanız çelişki içinde olduğunuzu ve görüşlerinizin tutarsızlığını göstermektedir.


5. "Hadislerin Çoğu Kur'an'a Ters Düşmektedir" Diyenler:

"Hadislerin çoğu Kur'an'a ters düşmektedir. Bu nedenle bunları kabullen­mek mümkün değildir. Çünkü bir hadiste: "Size bir hadis geldiğinde onu Al­lah'ın kitabıyla karşılaştırın. Eğer ona uyarsa o hadisi alın. Şayet uymazsa onu bırakın" buyurulmuştur demektedirler.

Bunların bu delilleri de asılsızdır. Birinci olarak delil gösterdikleri hadis sahih hadis kitaplarında mevcut değildir. Yahya bin Mâin gibi hadis sarraf­ları "Bunun uydurma bir hadis olduğunu zındıklar tarafından uydurulduğu­nu" söylemişlerdir.[111] Aslında hayret edilecek durum şudur; Bu kadar titizlik­le toplanıp yazılan sahih hadis kitaplarında ki sağlam hadisleri kabullenmek­te zorlanan bu insanlar, kaynağı dahi bilinmeyen ve ravilerden Eş'asın Sev-bandan hadis rivayet ettiği görülmeyen bu "söze" hadis diye sımsıkı sarılmış­lar, bir çok hadisi Kur'an'la çelişir gibi gösterip red etmişlerdir. Aslında ha­dislerin Kur'anla tamamen çelişmeleri mümkün değildir. Bu konu ile İlgili ola­rak Tirmizînin şârihi Ebu Bekir Muhammed b. Abdullah İbnu'l-Arabi özet­le şunları zikretmektedir: Hadisleri reddedenler üç kısma ayrılmaktadır:

A. Hadisi küçümseyerek kasıtlı bir şekilde reddedenler. Bunlar Resulullah'la alay ettikleri İçin kâfirdirler.

B. Hadisi haber-i ahad olduğu için reddedenler. Bunların bazıları bid'at-çi diğer bazıları da kâfirdirler...

C. Hadisi Kur'an'a ters düştüğü için reddedenler. Bu şekilde mutala edi­len hadisleri üç kışıma ayırmak mümkündür.

a. Genel bir hüküm İfade eden âyetlere muhalif olan hadisler. Bunlarla mu­halif görülen âyetleri birbirleriyle bağdaştırmak mümkündür. Hadislerin

Kur'an'm genel hükmünü kayıtladığı veya tahsis ettikleri kabul edilir. Böy­lece ihtilaf ortadan kalkar.

b. Kur'an'ın zahirine muhalif olan hadisler. Bu hadislerle amel edilip veya edilmeyeceği şüphelidir. Eğer Kur'an da, hadis de zahiri metinlerse, Kur'anla amel edilir. Şayet Kur'an zahiri bir metin şeklinde ve hadis de nass olan bir me­tin şeklinde ise Kur'an'ın zahiri o hadisin ifadesine göre tevil edilir.

c. Şayet hadisle Kur'an'm arasını bulmak imkansız ise, bu takdirde Kur'an'la amel edilir. Ancak hadisle Kur'anın tamamen birbirleriyle çelişecek­leri ihtimalinde İhtiyatlı olunmalıdır. Bunların birbirleriyle çelişeceklerine ih­timal veren hadis sahih değildir. Batıldır."[112]

Araştırmaya başvurmadan hadisin Kur'anla çeliştiğini savunarak onu he­men red etmeye kalkışmak basitliktir. İlim adamına yakışmayan bir sıfattır.

Hadis alimleri, hadislerin sağlamlık ve kuvvetlilik derecelerini tesbit için hayatlarını bu yola vakfetmiş ve değerli çalışmalarını yazıp kaydederek gü­nümüze kadar gelmesini sağlamışlardır. Böylece hangi hadisin sahih, hangi­sinin asılsız olduğunu tesbit etmişler, bir kısım insanların hadisler hakkında ileri geri konuşmalarına yer bırakmamışlardır. Yeter ki bunların değerli eser­lerini okumuş ve neyin ne demek olduğunu anlamış olsunlar. Halisane bir niyet taşıyıp insaf ölçülerini kaybetmesinler.

Fiili Sünnetler:

Resulullah'ın söylediği bir söz veya yaptığı bir iş, yahut doğru gördüğü bir takrir mahiyetinde olan sünnet, bizler için, farziyet mi, yoksa mendubluk ve­ya mübahlık mı ifade ederler. Fıkıh usulü alimleri Resulullah'ın sünnetini biz­leri bağlayıcılık derecesine göre kavli sünnet ve fiili sünnet diye iki ana kıs­ma ayırmışlar, takriri sünnetini ise, genel olarak kavli sünnetin dahilinde mü­talaa etmişlerdir.

Hasan karakaya
--------------------------------------------------------------------------------
dipnotlar:

[101] En'am, 38

[102] Nahl, 89

[103] Nisa, 65

[104] Nisa, 80

[105] Hicr, 9

[106] Müslim, Kit. Zühd bab: 72 hn. 3004; Ebû Dâvûd Kit. İlim bab: 31ın. 3647, 3648, Dârimî Kit. Mukaddime bab: 47; Müsned, İmam Ahıned, c. III sh. 12, 31

[107] Ebû Dâvûd, Kit. İlim, bab: 3 lın. 3646; Darimi, Kit. Mukaddime bab: 13; Müsned, İmam Ahmed, c. II sh. 162, 192

[108] Buhârî, Kit. İlim, bab: 39; Tirmizî Kit. İlim bab: 12 hn. 2668; Müsned, İmam Ah­med, c. II, 249.

[109] Buhârî, Kit. Lukata, bab: 7, Kit. İlini, bab: 39; Ebû Dâvûd, Kit. Menasik, bab: 89, hn. 2017, Kit. Diyet bab: 4. hn. 4505; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 12, 2667; Müsned, İmam Ahmed, c. II, sh. 238

[110] Tirmizî, Kit. İlim, bab: 12. hn. 2666 (Not: Bu hadisin ravilerinden biri olan Halid b. Murra eleştirilen bir ravidir.

[111] Bkz. Hattabi, Mealim Fi's-Siinen Şerhi Ebû Dâvüd, lın. 4604; Aridatü'l-Ahvez; c.

X, sh. 131, 133

[112] Aridatu'l-Ahvezi X, 331

[Resim: pqW4k.gif]


Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla
Tarık Ziyad
Yönetici
*******


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 411
Yorum Sayısı: 588
Üyelik Tarihi: Dec 2010
Rep Puanı: 11


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #8
Konu Tarihi: 06-02-2011 14:44
Fiili Sünnetler:

Resulullah'ın söylediği bir söz veya yaptığı bir iş, yahut doğru gördüğü bir takrir mahiyetinde olan sünnet, bizler için, farziyet mi, yoksa mendubluk ve­ya mübahlık mı ifade ederler. Fıkıh usulü alimleri Resulullah'ın sünnetini biz­leri bağlayıcılık derecesine göre kavli sünnet ve fiili sünnet diye iki ana kıs­ma ayırmışlar, takriri sünnetini ise, genel olarak kavli sünnetin dahilinde mü­talaa etmişlerdir.


1. Kavli Sünnetlerin Emir Kalıplarını İfade Etmesi Hükmü:

Kavli sünnetlerin emir kalıplarının ifade ettiği hüküm Resulullah'ın kav­li sünnetinin ve buna girdirilen takriri sünnetinin bizleri bağlayan şer'i bir de­lil oldukları, alimlerce ittifakla kabul edilen bir konudur. Yeter ki, sahih ol­sunlar. Ancak kavli ve takriri sünnetin farziyet veya mendubluk yahut mü­bahlık ifade ettiğine dair herhangi bîr delil bulunmaz da bunlar mutlak ma­hiyette olurlarsa, hangi hükmü ifade ettikleri, alimler arasında şu şekilde ih­tilaflıdır:

a. Cumhur ulemaya göre, aksine bir delil bulunmadığı taktirde mutlak ma­hiyetteki emirler vücub (farz) İfade ederler. Ancak emirin vücubiyetten başka bir hüküm ifade ettiğine dair herhangi bir delil bulunursa, bu taktirde o emir delilin gösterdiği hükmü ifade eder. Cumhurun görüşüne göre Rasulul-lah'dan bir emir duyulduğu taktirde hemen ona uyulması gerekir. Daha sonra o emrin başka bir hüküm İfade edip veya etmediği araştırılır ve neti­ceye varılır. Vücub İfade eden emirlere misal olarak şu hadisi zikretmek müm­kündür: Ebu Umame el Bahili diyor ki; Ben Resulullah'ın şöyle buyurduğu­nu işittim: "Rabbiniz olan Allah'tan korkun. Beş vakit namazınızı kılın. Ra­mazan ayınızın orucunu tutun ve idarecilerinize itaat edin ki Rabbinizin cennetine giresiniz."[113]

b. İbn Süreye gibi, bir kısım Şafii alimlerine göre ise, durup araştırmak ge­rekir. Resulullah'ın mutlak olan emirlerinin hangi hükmü ifade ettikleri ke­sin olarak belli değildir. Buna göre, Resulullah'tan bir emir duyulduğu zaman önce onun neyi ifade ettiği araştırılır. Tesbit edildikten sonra ifade ettiği hük­me göre onunla amel edilir.

c. Maliki mezhebinden olan diğer bir kısım alime göre ise, mutlak mahi­yetteki emirler aksine bir delil bulunmadıkça mübahlık ifade ederler. Ancak başka bir hüküm ifade ettiklerine dair delil bulunursa, emirlerle ona göre amel edilir. Cumhurun görüşü tercihe şayandır.


2. Resulullah'ın Fiili Sünnetlerinin Hükmü:

Resulullah'ın fiili sünnetleri, çeşitli türlerde olduğu için, bunların hü­kümleri de türlerine göre farklıdır.[114] Resulullah'ın bir fiili, bizim için farz, va­cip, mendub, mubah olabilir. Bu itibarla önce Resulullah'ın fiili sünnetinin çeşitlerini daha sonra da her birinin hükmünü bilmek gerekir.



Fiili Sünnetin Kısımları:

Teşrî sünnetler ve teşri olmayan sünnetler diye iki kısma ayrılmaktadır.

Teşri Sünnetler:

Resulullah, bunları bizler İçin bir şeriat ve uyulması icap eden bir nizam olsunlar diye yapmıştır. Bu türden olan fiili sünnetlerde şu ihtimaller vardır:


1- Kur'an-ı Kerim'in Kapalı Olan Âyetlerini Açıklayan Fiiller:

Bu fiillerin hükmü, açıkladıkları âyetin hükmü gibidir. Resulullah'ın fiili­nin âyetleri açıklar mahiyette olduğu iki şekilde anlaşılır.

Resulullah bunu sözü ile beyan eder. Mesela; Resulullah hac farizasını yap­tıktan sonra "Haccın ibadetlerini (yapma şeklini) benden alın”[115] buyur­muş, "haccı ve umreyi Allah için tamamlayın;[116] "Oraya gitmeye gücü ye­ten herkese Allah için Kabeyi haccetmek farzdir.."[117] âyetlerini yaptığı fi­illeriyle açıkladığını beyan etmiştir.

Resulullah'ın yaptığı işin şeklinden anlaşılır.

Mesela; Ammar bin Yasir diyor ki; İnsanların yanında su yoktu... Aziz ve celil olan Allah temiz toprakla teyemmüm etme ruhsatını indirdi. Bunun üze­rine müslümanlar ve Resulullah kalkıp ellerini yere vurdular. Sonra onları kal­dırdılar, topraktan dolayı onları silkelemediler ve o elleriyle yüzlerini ve el­lerini omuzlarına kadar, içten de koltuklarına kadar meshettiler.[118]

Bu hadis-i şerifte Resulullah'ın teyemmüm ederken ellerini, omuzlarına ve koltuklarına kadar meshettiği zikredilmektedir.Bu da teyemmümü beyan eden âyetteki "yüzlerinizi ve ellerinizi toprakla meshedin" [119]ifadesindeki "eller­den" maksadın abdestte olduğu gibi, ellerin dirseklere kadar bölümü oldu­ğunu göstermektedir. Buna göre, nasıl ki abdest alan ellerini dirseklere ka­dar yıkar teyemmüm eden kişi de ellerini dirseklere kadar mesheder. Çün­kü Resulullah teyemmüm âyetini yaptığı fiiliyle böyle açıklamıştır. Nitekim, Abdullah bin Ömer, Cabir bin Abdullah, İbrahim en-Nehai, Hasan el-Basri, Süfyan es-Sevri, İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafii; "Teyemmü­mün elleri bir kere yere vurup yüzü meshetmek, bir kere daha vurup elleri dirseklere kadar meshetmekten ibaret olduğunu söylemişlerdir.[120] Yine Resulullah'ın hırsızın elini bilekten kesmesi, Maide Sûresi âyet 38. de geçen ve hırsızların ellerini kesmeyi emreden âyetteki "el" kavramından maksadın bi­leğe kadar olan kısım olduğunu göstermiştir.


2. Kur'an-ı Kerim'i Açıklar Mahiyette Olmayan Fiiller:

Bu türden olan filleri kendi aralarında da kısımlandırmak mümkündür.


A. Resulullah îçin Sıfatı (Hükmü) Bilinen Fiiller

Bunların hükmü şudur: Eğer bu fiiller Rasullah'a has olan bir fiil değilse, Resulullah için bunların hükmü ne İdiyse, müminler için de odur. Vacip idiyse, vacip; mendub idiyse,'mendub; mubah idiyse mubahtır. Zira Allah Teala: "Muhakkak ki Allah'ın Rasulünde sizin için güzel bir numune vardır"[121] buyurmuştur.

Sahabe-i Kiram da böyle davranmışlardır. Mesela: Hz. Ömer'in Hacer-i Es-vedi öperken: "Ben iyi biliyorum ki sen bir taşsın. Ne zarar verebilirsin ne de bir fayda. Şayet Resulullah'ın seni öptüğünü görmeseydim, elbetteki se­ni öpmezdim"[122] demesi, sahabelerin Resulullah'a kayıtsız şartsız uydukları­nın bir ifadesidir. Hülasa, Resulullah'ın bu türden olan fiillerine uyarız. Resulullah'a has oldukları ortaya çıkıncaya kadar. Bu ortaya çıkarsa onlarla amel etmeyiz.


B. Resulullah îçin Hükmü Bilinemeyen Fiiller (Mutlak fiiller):

İslâm alimlerinin en çok üzerinde durdukları ve haklarında çeşitli görüş­ler bildirdikleri filler bu türden olan fiillerdir. Resulullah'ın bu fiillerini şu şe­kilde özetlemek mümkündür:


a. Yapılmalarında Sevap Umulmayan Mutlak Fiiller:

Bunların hükmü bizler için mubahtır. Dilersek onları yaparız, dilersek yap­mayız. Resulullah'ın alış veriş şekli buna örnektir. Mesela; "Resulullah, bir gaz­veden dönerken yolda bir okka karşılığında Cabir bin Abdullah'ın devesini kendisine satmasını teklif etmiş, Cabir de Medine'ye kadar binmesi şartıyla deveyi satabileceğini bildirmiş, Resulullah da deveyi bu şartla satın almış ve Medine'ye döndüğünde devenin bedelini ödemiş, kendisini de Cabir'e ver­miştir. "[123]

Bu akitte Resulullah (devenin Medine'ye kadar binilmesi şartını İçeren) şart­lı bir satışı kabul etmiştir. Bizler ise bunu kabul edip veya etmemede serbest sayılırız. Keza Resulullah, satın aldığı bir malın hem bedelini vermiş, hem de o malı satana hediye etmiştir. Bu ondan bir lütuftur. Bizler İçin bağlayıcı de­ğildir.


b. Yapılmalarında Sevap Umulan Mutlak Filler:

Bu fiillerin hükmü hususunda alimler farklı görüşler zikretmişlerdir. Durup araştırmak gerekir: Bir kısım alimlere göre, Resulullah'm bu gi­bi fiilleri karşısında ne olduklarını belirten bir delil ortaya çıkıncaya kadar durmak, onları yapmamak gerekir.

Zira yapılan bu fiillerin sıfatı (hükmü) belli olmadan onu işlemek Rasu-lullah'a tam uymak olmaz. Çünkü Resulullah onu bir nafile olarak işlemiş­se biz de onu bir farz olarak yapacak olursak bu Resulullah'a uymak değil ona karşı çıkmak olur. Tıpkı Firavunun sihirbazlarının Musa'nın gösterdiği mu­cizelere benzeyecek sihri yapmaya kalkışmalarına benzer ki, bu bir uyma de­ğil karşı çıkmadır. Bineanaleyh Resulullah'm mutlak fullerinin ne olduğuna dair bir delil buluncaya kadar durmak ve hiç bir şey yapmamak gerekir. Ha-neti mezhebinden olan Serahsi, bu görüşün batıl olduğunu söylemiştir. Çünkü bu görüş Resulullah'a uymayı başlangıçta tehlikeli görmekte ve ona uyanı kınamaktadır.

Yapmak gerekir: Diğer bir kısım alimlere göre ise, mutlak fiillerinin ya­pılmayacağına dair bir delil bulunmadığı sürece bunlarda Resulullah'a uymak gerekir. Zira naslar Resulullah'a uymayı emretmektedir. Bu naslardan bazı­ları şunlardır:

"Muhakkak Allah'ın Rasulünde sizin için güzel bir numune vardır. "[124] "Ey iman edenler Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin..."[125]

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın."[126]

"Onlar yanlarındaki Tevratta ve İncikle yazılı buldukları, okuyup yaz­ması olmayan Allah'ın elçisi Peygambere tabi olurlar... Peygamber onla­ra temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılar.."[127]

"Peygamberin emrine karşı gelenler, başlarına bir bela gelmesinden yahut şiddetli bir azaba uğramalarından sakınsınlar."[128]

Uymak Serbesttir: Başka bir kısım alimlere göre ise, Resulullah'm yaptı­ğı fiillerin kendisi için hangi sıfatta oldukları bilinecek olursa o fiiller, o sı­fatlarıyla yapılarak Resulullah'a uyulur. Vacip ise vacip olarak, mendub ise mendub olarak, mubah ise mubah olarak yapılırlar. Şayet o fiillerin sıfatı bi­linmeyecek olursa bunların mubah oldukları tesbit edilir. Bunlar görüşleri­ne delil olarak şunları zikretmişlerdir:

Ebu Said el-Hudri diyor ki: "Bir zaman Resulullah sahabelerine namaz kıl­dırırken aniden papuçlarını çıkarıp onları sol tarafına koydu. Topluluk bu­nu görünce onlar da papuçlarını çıkarıp attılar. Rasululîah namazı bitirince, "sizi papuçlarınızı atmaya sevk eden sebeb ne idi?" diye sordu. Onlar da: "Biz senin onları çıkartıp attığını gördük. Biz de çıkarıp attık" dediler. Bunun üze­rine Resulullah buyurdu ki: "Cibril (as) bana geldi ve papuçlarımda pislik bulunduğunu bildirdi. Sizlerden biriniz mescide geldiği zaman baksın, eğer papuçlannda bir pislik veya eziyet verecek bir şey bulunursa onu sil-sin ve onlarla namaz kılsın.”[129]

Görüldüğü gibi sahabeler, Resulullah'm mutlak olan fiiline açıklama ol­madan uyulması gerektiğini zannetmişler, Resulullah da onlara kayıtsız şart­sız uymalarının vacip olmadığını beyan etmiştir. Eğer Resulullah'm mutlak ma­hiyetteki fiiline bir açıklama bulunmaksızın uyulması vacip olsaydı Resulullah onlara "sizi buna sevk eden sebeb nedir" diye sormazdı. Sadece bunun özel bir durum olduğunu açıklamakla yetinirdi. Bu da gösteriyor ki Resulullah'm mutlak fiillerine uymak mubahtır. Farz değildir.

Hz. Aişe bildirmiştir ki, Resulullah bir gecenin yarısında evden çıktı, mescidde namaz kıldı. Bir kısım adamlar da onun kıldığı namazı kıldılar. Sa­bah olunca insanlar bunu birbirlerine anlattılar. Ertesi gece daha fazla insan toplandı. Resulullah'la birlikte namaz kıldılar. Yine sabah olunca insanlar bu­nu birbirlerine anlattılar, üçüncü gece mescidin cemaati daha fazlalaştı.

Resulullah oraya gitti. Namaz kıldı, onlar da onun kıldığı namazı kıldılar. Dördüncü gece olunca artık mescid cemaati almaz oldu. Nihayet Resulullah sabah namazına gitti Onu kıldırıp bitirince, insanlara yöneldi, şehadet getir­di. Sonra dedi ki: "Sizin durumunuz gözümden kaçmadı. Fakat ben bunun size farz olacağından, sizin de bunu eda etmekten aciz kalacağınızdan korktum."[130]

Görüldüğü gibi Resulullah insanlara yaptığı her Fiilde araştırma yapmadan kendisine uymalarının doğru olmayacağını, o zamanda nafile olan bir iba­detin insanların bu davranışlarıyla farza dönüşebileceğini bildirmiştir. Bu da gösteriyor ki, Rasulullalı'ın sıfatı bilinmeyen fiillerine uymak farz değil, mu­bahtır.

Bir de Resulullah'a tam olarak uymak, onun yaptığı fiilin hem aslını hem de sıfatını yapmakla olur. Onun yaptığı fiilin sıfatı (hükmü) bilinmez ise, ke­sin olan sıfatının sabit olduğu kabul edilir. Bu da mubah olma sıfatıdır. Bu­nun dışındaki farzlık ve mendubluk sıfatlarının var olmaları bunları ifade ede­cek delillerin varlığına bağlıdır.

Diğer yandan fiiller bir şeyi yapmak ve yapmamak olmak üzere iki kıs­ma ayrılmaktadır. Nasıl ki Resulullah'ın bir şeyi terk etmesi halinde, bizim de onu terk ederek Resulullah'a uymamızı emreden bir delil olmadıkça, Resulullah'a terk de uymamız gerekli değildir. Bir şeyi yapmasında da durum böy­ledir. Onun yapılmasında Resulullah'a uymamızı emreden bir delil olmadık­ça serbest oluruz.

Ayrıca "Resulullah'a bütün fiillerinde uymak gereklidir" demek herkesin onun bütün fiillerini tesbit edip onlara uyması için gece gündüz Resulullah'tan ayrılmaması gerektiğini söylemek olur ki, kimse bunu iddia etmemektedir. Bundan da anlaşılıyor ki, bizler Resulullah'a mutlak fiillerinde uymakla yü­kümlü değiliz. O bizim için mubahtır.

Hanefi âlimleri, Resulullah'ın mutlak mahiyetteki fiilleri hakkında farklı gö­rüşler zikretmişlerdir.

Cessas ve Serahsi'ye göre, Resulullah'ın fiillerinin kendisine has oldukla­rı ortaya çıkmadıkça onlara uymak caizdir. Bu fiillerin has fiiller olduğuna da­ir deliller ortaya çıkacak olursa o zaman o fiiller bırakılır.

Bunlara göre önce Resulullah'ın yaptığına uyulur, Sonra onun Resulullah'a has olup olmadığı araştırılır.[131] Hanefilerde tercih edilen görüş budur.

Kerhi ve benzeri alimlere göre ise, Resulullah'ın fiillerinin kendisine has olmadıkları ortaya çıkıncaya kadar onlara uyulmaz. Bu görüşte olanlara göre önce Resulullah'ın fiillerinin kendisine has olup olmadığı araştırılır. Bu fi­illerin Resulullah'a has olmadıkları delillerle isbatlanmadıkça bu fiillere uyulmaz.

Bu hususta Kerhi, diyor ki: Resulullah'ın fiillerinde iki ihtimal vardır.

- Fiil, Resulullah'a has olan bir fiildir.

- Fiil, Resulullah'a has olmayan bir fiildir.

Eğer bir fiilin her iki yöne de ihtimali varsa, bu yönlerden birine dair bir delil ortaya çıkıncaya kadar beklemek gerekir. Çünkü ortada birbirleriyle ça­kışan İki ihtimal vardır.


Teşri Olmayan Fiiller

Resulullah'ın teşri olmayan fiilleri bizleri bağlamazlar. Onları yapmamız gerekmediği gibi Resulullah'a has olan bazılarını da yapmamız yasaktır. Bu türden olan fiilleri şu ana kısımlara ayırmak mümkündür. Zelle (ayak kay­ması), beşer olarak tabiatından kaynaklanan fiiller, kasıtsız olarak yaptığı fi­iller ve kendisine has olan fiiller.


1. Zelle (Ayak Sürçmesi):

Bu İfadenin lügat manası "ayak kayması" demektir. İstılahı manası ise, bir işi yapana isteği olmaksızın musallat olan, onu asıl yapmak istediği şeyden alıkoyup meşgul eden arızi bir fiildir. Bu kelimenin lügat manasıyla istilahi manası arasında büyük bir bağlantı vardır. Nasıl ki yolda yürümek İsteyen ki­şinin, istemediği halde ayağı kayarsa onunla meşgul olur, zelle yapan insan da bir fiili işlerken ona arzulamadığı bir hal musallat olur, bu defa o kişi onun­la meşgul olur.

Bir peygamberin zelle sayılan bir fiili işlediği şu iki yoldan biri ile bilinir:

A. Ya bizzat kendisinin beyanından anlaşılır. Nitekim Hz. Musa'nın bir yum­ruk vurup Kıptiyi öldürmesinden sonra: "Bu yaptığım şeytanın işidir. O ger­çekten insanı saptıran apaçık bir düşmandır"[132] demesi zelle yaptığının ken­disi tarafından beyanıdır.

B. Veya Allah Teala'mn bildirmesiyle anlaşılır. Nitekim Hz. Adem'in yasak­lanan ağaçtan yemesinin bir zelle olduğu yüce Mevla tarafından bildirilmiş ve buyurulmuştur ki: "Adem Rabbine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.”[133]

Resulullah'tan meydana gelen zellelere misal olarak şunlan zikretmek mümkündür:

Bedir'de esir alınan müşriklerin öldürülmeleri yerine fidye karşılığı salıverilmeleri. Bu hususta Allah Teala şöyle buyuruyor: "Hiçbir peygambere yeryüzünde düşmanlarına tam bir darbe indirmedikçe esir almak ya­raşmaz. Siz dünya malını istiyorsunuz. Allah ise sizin için ahireti istiyor... Eğer Allah'ın geçmişte verdiği bir hüküm olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu."[134] Âyet-i kerimenin "siz dün­ya malını istiyorsunuz" çoğul ifadesi gösteriyor ki aslında Resulullahı bu yan­lış sonuca düşürenler, esirlerin fidye karşılığı affedilmesini teklif eden saha­belerdir. Bu nedenle sitem, Resulullah'a değil topluluğa yapılmıştır.

Tebük savaşına katılmamak için izin isteyen münafıklara izin verilmesi. Bu hususta Allah Teala şöyle buyuruyor: "Allah seni affetsin. Doğru söyleyen­ler sana belli olmadan ve yalan söyleyenleri de bilmeden cihada çıkma­malarına niçin izin verdin?"[135] Âyet-i kerimede, Resulullah'a, daha evla olan "izin vermemeyi" terk ettiğinden, nazik bir üslupla sitem edilmiş ve hakla­rında vahiy inmeden bunu yapmaması icap ettiği belirtilmiştir.

Kureyş'in ileri gelenleriyle meşgul olup, âmâ bir sahabenin sorularına ce­vap verilmemesi ve ona iltifat edilmemesi. Bu hususta da yüce Mevla şöyle bu­yuruyor: "Peygamber, âmâ geldi diye, yüzünü ekşitti, çevirdi. Ne biliyorsun belki de o, kendisini arındıracaktı. Yahut Öğüt alacaktı da bu öğüdün fay­dasını görecekti Fakat sen İhtiyaç duymayan kimseye alaka gösteriyorsun. Onun temizlenmemesinden sana ne? Allah'tan korkup, koşarak sana gele­ne İse, aldırmıyorsun. Hayır, öyle yapma. Bu âyetler bir öğüttür."[136]

Evet, Resulullah'ın zelleleri bizler İçin bir teşri değildir. Bilakis bunların yanlış oldukları belirtildiği için bunlardan kaçınmamız gerekmektedir.


2. Resulullah'ın Beşeriyeti Gereği Yaptığı Fiiller.

Resulullah'ın bu türden olan fiilleri de müminleri bağlayıcı değildir. Bun­ları da şu kısımlara ayırmak mümkündür:


A. Örf ve Adetler:

Peygamber Efendimizin yaşadığı toplumda hakim olan ve Resulullah ta­rafından da yapılan örf ve adetler teşri maksadıyla yapılmadıkları taktirde mü­minleri bağlamazlar. Mesela Resulullah'ın yemek yeme, yürüme ve uyuma şek­li hadislerle bağlayıcılığı belirtilmediği taktirde bizleri bağlamazlar. Zira bunlar genellikle örf ve adetle ilgili hususlardır. Örneğin elle yemek yemek, yalın ayak yürümek, deveye binmek bizler için yapılması gereken fiiller de­ğildir. Bunları yapmak serbesttir.



B. Tecrübeye Dayanan Fiiller:

Peygamber efendimizin tecrübelerine dayanan, beşer olmasından kaynak­lanan ve teşrii için yapmadığı belli olan fiilleri, müminleri bağlayıcı değildir. Bunlara örnek olarak Resulullah'ın hurma ağaçlarını aşılamayı uygun görme­mesini zikretmek mümkündür.

Talha b. Ubeydullah (ra) diyor ki: "Resulullah ile beraber hurma ağaçla­rının üzerlerine çıkan bir topluluğun yanından geçiyorduk. Resulullah bun­ları gördü ve "ne yapıyorlar" dedi. Orada bulunanlar: "Ağaçlan aşılıyorlar, er­keğini alıp dişisine aşılıyorlar" dediler. Resulullah: "Bunun bir fayda sağla­yacağını sanmıyorum" buyurdu. Resulullah'ın bu sözü ağaçları aşılayanla­ra ulaşınca aşılamadan vazgeçip ağaçlardan indiler. Onların böyle yaptıkla­rı Resulullah'a ulaşınca şöyle buyurdu: "Ben sadece bir tahminde bulundum. Ben de sizin gibi beşerim. Tahminimden dolayı beni muaheze etmeyin. Fa­kat sizlere Allah Teala şöyle buyuruyor dediğim zaman onu alın. Çünkü ben Allah adına yalan söylemem" diğer bir rivayette hadisin sonu şöyledir: "Dünyaya ait işlerinizi siz daha iyi bilirsiniz.”[137]


3. Yalnız Resulullah'a Mahsus Olan Hususlar:

Resulullah'ın yaptığı bazı fiiller vardır ki, onlar yalnız Resulullah'a hastır. Onun dışındaki müslümanların o fiilleri yapma yetki ve yükümlülükleri yoktur. Mesela, Resulullah'ın dört hanımdan daha fazlasıyla evlenmesi, ve­fatından sonra onun hanımlarıyla evlenmenin yasak olması, gece namazla­rının ona farz olması, yiyip içmeden peş peşe oruç tutması, zekat ve sada­ka almanın kendisine ve ehli beytine haram olması bu gibi fiillerdendir.[138]


4. Resulullah'ın Kasıtsız Şekilde Yaptığı Fiiller (Sehven Yapılan Fiiller):

Bunlar da bizlere bir teşri olsunlar maksadıyla yapılmadıklarından bun­ların aynısını yapmamız caiz değildir.

Bunlara misal olarak şu hadiseleri zikretmek mümkündür:



A. Namazda Eksiklik Yapması:

Bu hususta Ebu Hureyre (ra) diyor ki: "Resulullah bize günün yarısından sonraki iki namazdan (öğle veya ikindiden) birini kıldırdı. O bize iki rekat kıldırdıktan sonra selam verdi. Kalktı, camide yere yatırılmış bir ağacın ya­nına gitti ve ona yaslandı. Sanki o, öfkeliydi. Sağ elini sol elinin üzerine koy­du. Parmaklarını birbirine geçirdi, sağ yanağını sol elinin üzerine koydu. Ce­maatten hızlılar mescidin kapısından dışarı çıktılar ve "namaz kısaltıldı" de­diler. Topluluğun içinde Ebu Bekir ve Ömer de vardı. Fakat bunlar Resulullah'a konuşmaktan çekindiler. Topluluğun içinde elleri uzun olan ve kendi­sine "zülyedeyn" denilen biri de bulunuyordu. İşte bu zat dedi ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Sen unuttun mu? Yoksa namaz kısaltıldı mı? Resulullah buyurdu ki: Ne unuttum, ne de kısaltıldı, (ne diyorsunuz?) Bu iş Zülyedeyn'in dediği gi­bi mi oldu?" Oradakiler: "Evet öyle oldu" dediler.. Bunun üzerine Resulullah öne geçti. Terk ettiği kısmı kıldı. Sonra selam verdi. Sonra tekbir getir­di. Secdeye vardı. Bu secdesi diğer secdesi gibiydi veya biraz uzundu. Son­ra başını kaldırdı. Tekbir getirdi. Tekrar tekbir getirip bir daha secdeye var­dı. Bu da diğer secdeleri gibi veya daha uzundu. Sonra başını kaldırdı. Tek­bir getirdi, ve selam verdi.[139] Resulullah'ın ikindi namazını üç rekat kılarak selam verdiği daha sonra kendisine hatırlatılınca bir rek'at daha kılıp sehiv secdesiyle tamamladığı da rivayet edilmektedir.[140]


B. Vefatı Anında Kendisine Tam Malik Değilken Kalem ve Yazı Malzemesi İstemesi:

Bu hususta Abdullah bin Abbas diyor ki: Resulullah (sav)in hastalığı ağır-laşınca şöyle buyurdu: "Bana bir kitap (yazı yazılacak malzeme) getirin de artık benden sonra bir daha sapmayacağınız bir yazıyı size yazayım." Bu­nun üzerine Ömer: "Acı ve ağrılar Resulullah'a galip geldi. Bizim elimizde Al­lah'ın kitabı bulunmaktadır. O bize yeterlidir" dedi. Sahabeler ihtilaf ettiler. Gürültüler çoğaldı. Resulullah da buyurdu ki: "Kalkın, benden uzaklasın. Be­nim yanımda tartışmanız size yakışmaz." Abdullah bin Abbas şunu söyle­miştir: "Bu tam bir felakettir. Resulullah (sav) ile yazacağı yazının arasına girilmiştir."[141]

Görüldüğü gibi hadis-i şerifte Peygamber efendimizin (sav) ağır hastalığı esnasında yazı yazmak istediği beyan edilmektedir. Aslında Resulullah'ın bu yazıda neler yazmak istediği hadis-i şerifte açıkça belirtilmemekte, sadece o yazıldığı taktirde müslümanların sapmayacakları bildirilmektedir. Halbuki birçok sahih hadis-i şerifte kulların Allah Teala'nın Kitabına sarılmaları halin­de sapmayacakları beyan edilmiştir. İşte bu nedenle Hz. Ömer'in, Resulullah'm ağrılar içinde kıvranırken böyle ağır bir şeye girişmesini uygun görmediği an­laşılmaktadır. Zira ciddi şeyleri yazmak pür dikkatliliği ve yoğun eforu gerek­tirir. Diğer yandan Resulullah hadisin çeşitli rivayetlerinde belirtildiği gibi, bu isteğini perşembe günü bildirmiştir. Halbuki, Resulullah ondan sonra dört gün daha yaşamış ve pazartesi günü ahirete irtihal etmiştir. Yaşadığı bu günlerde yine Abdullah bin Abbas'ın rivayet ettiği hadisin sonundaki şu ifadeleri bu­yurmuştur: "Müşrikleri arap yarımadasından çıkarın. Gelen heyetlere benim ikram edip hediyeler verdiğim gibi siz de onlara ikram edip hediyeler ve­rin..."[142] Şayet Resulullah (sav) yazdırmak istediği yazıda önemli şeyler kay­dettirmek istese idi, yaşamış olduğu bu dört gün içinde elbettekİ bunları kay­dettirirdi. Bu da gösteriyor ki, Resulullah o anda tam kendine malik değildi. Bu sebeble Hz. Ömer'in müdahalesi sözkonusu olmuştu.

Resulullah'm ağır hastalığı anında böyle bir teşebbüse geçmesi, onun için haşa bir nakise değildir, çünkü Resulullah'm bazı şeylerin yazılmasına karar verip daha sonra ondan vazgeçtiği vakidir. Nitekim Resulullah hastalığının ilk başladığı zamanda H2. Aişe'nin yanında iken ona şöyle buyurmuştur: "Ba­banı ve kardeşini bana çağır da bir yazı yazayım. Çünkü ben korkuyorum ki arzulayanın biri bir arzuda bulunur. Konuşanın biri de "ben daha evla­yım" der. Halbuki Allah ve müminler ancak Ebu Bekir'de diretirler....”[143]

Görüldüğü gibi Peygamber efendimizin bizleri bağlayan teşri fiilleri bu­lunduğu gibi, bizler için bağlayıcı olmayan mubah fiilleri de vardır, bu itibar­la Resulullah'ın fiilî sünnetini çok iyi inceleyip sınıflandırmak gerekmekte­dir. Bu hususta gerek fıkıh usulü alimleri, gerek ise fıkıh alimleri büyük bir hassasiyetle tetkiklerde bulunmuşlar ve bizlere değerli eserler bırakmışlar­dır. Bunları dikkatle okuyup anlamak ve ona göre hareket etmek gerekir. Fel­sefi düşüncelerle, bizans cedelleriyle bir yere varmak mümkün değildir.


----
--------------------------------------------------------------------------------
[113] Tirmizi, Kit. Cum'a, bab: 80 (salat 434) h.n. 616 (hasen, sahili); Müsned İmam Ah-med, c. V, sh. 215; Müstedrek, c. I, sh. 9

[114] Resulullah'ın mutlak mahiyette olan fiillerinin hükmü hususunda alimler, farklı gö­rüşler zikretmişlerdir.

a. Maliki alimlerinin bir kısmına göre, bu fiiller, emirlerden daha kuvvetli bir şekil-

de vücub ifade ederler. Çünkü sahabeler Resulullah'ın Hudeybiye sulhundan sonraki "kalkın, kurbanları kesin, sonra başınızı tras edin" emrine uymakta ihmal­kar davranmışlar, fakat Resulullah'ın başını traş ettirip kurban kestiğini görünce der­hal onu yapmışlar. Hatta neredeyse birbirlerini çiğneyip ezecek hale gelmişlerdir. (Buhâri, Kit. Şurut, bab: 3)

b. Malikilerin ve Şafıilerin diğer bir kısmına göre ise, Resulullah'ın mutlak fiilleri, emirler derecesinde vücub ifade ederler. Zira Allah Teala; "Peygambere uyun ki doğ­ru yolu bulaşınız" (Araf, 158) buyurmuştur.

c. Şafii, Maliki ve Hanefi alimlerinden bir kısmı da Resulullah'ın mutlak fiillerinin hük-

mü araştırmaya tabidir. Daha baştan ne ifade ettikleri belli değildir. Resulullah'ın yaptığı bir işin önce hükmü araştırılır. Ne olduğu belli olunca ona göre amel edi­lir.

d. Şafii alimlerinin diğer bir kısmı, zahiri mezhebine mensub olan alimlerin tümüne

göre, Resulullah'ın mutlak mahiyetteki fiilleri mendubluk ifade eder.

[115] Nesei, Kit. Menasik bab: 220; Müsned İmanı Ahıned, c. III, sh. 318, 366; Müslim, Kit. Hac, bab: 310, hn. 1297, Ebû Dâvûd, Kit. Menasik, bab: 76, hn. 1970

[116] Bakara, 196

[117] Ali İmran, 97

[118] Nesei, Kit. Tahare bab: 196; Tirmizî, Kit. Tahare, bab: 11, hn. 144; Ebû Dâvûd, Kit.

Tahare, bab: 123, İm. 318, 319, 320, 328; İbn Mace, Kil. Tahare, bab: 90, hn. 566; Muvatta, Kit. Tahare, bab: 91

[119] Maide, 6

[120] Diğer bazı sahabeler ve tabiinler teyemmümün elleri bir kere toprağa vurup onun­la yüzü ve elleri meshetmek olduğunu söylemişlerdir. Bunlar, Rasulullalrtan nak­ledilen diğer bir rivayeti esas almışlardır. İmam Ahıned bin Hanbel de bu görüş­tedir. (Bkz. Tirmizî, Kit. Tahare, bab: 10, hn. 144)

[121] Ahzab, 21

[122] Buhârî, Kit. Hacc, bab: 50, 57; Müslim, Kil. Hacc, bab: 248, 251, hn. I27O; Ebû Dâvûd, Kit. Menasik, bab: 48, hn. 1873; Nesei, Kit. Hacc, bab: 147, 148; îbn Ma­ce, Kit. Menasik, bab: 27, hn. 294; Darimi, Kit. Menasik, bab: 42; Muvatta, Kİt. Hacc, bab: 115; Müsned İmam Ahmed, c. I, sh. 21, 26, 34, 35, 39, 46, 51.

[123] Buhârî, Kit. Cihâd, bab: 113, Kit. Şurut, bab: 4; Müslim, Kit. Musakat bab: 109;hn. 715; Tirmizl Kit. Buyu, bab: 30, hn. 1253, Bbû Dâvûd, Kit. Buyu, bab: 9, hn. 3505; Müsned İmam Ahmed, c. III, sh. 299

[124] Ahzab, 21

[125] Nisa, 59

[126] Ali İmran 31

[127] Araf, 157

[128] Nur, 63

[129] Ebû Dâvûd, Kit. Salat, bab: 89, hn. 650; Darimi, Kit. Salat, bab: 1003, Müsned İmam Ahmed, c. I, sh. 461, c. III, sh. 20, 92

[130] Buhârî, Kit. Cuma, b;ıb: 29, kit: Teravih bab: 1; Müslim, Kit. Müsafirin, bab: 177 178, hn. 761

[131] Çünkü şu deliller bunu gerektirin ektedir:

a. "Muhakkak Allah'ın Peygamberinde sizin için güzel bir numune vardır." (Ahzab, 21)

Bu ayet, Resulullah'a fiillerinde uymanın ayrı bir yeri olduğunu beyan etmektedir. Bir mani ortaya çıkmadıkça bu nasb amel edilir. Bu mani de o fiilin Resulullah'a has olduğunu beyan edecek olan delildir.

b. "... Zeyd, karısından ilişiğini kesip boşanınca Biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkların ilişkilerini kesip boşadıkları eşleriyle evlenmekte, mü­minlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri mutlaka yerine gelir." (Ahzab 37).../...Bu ayet İfade ediyor ki, Resulullah hakkında bir şeyin mutlak bir şekilde he­lal olduğunun sabit olması, o şeyin ümmeti İçin de helal olduğuna delildir.

c. Allah Teala, Resulullah'a has olan fiillerin ona has oluşunu beyan eder. Mesela; nıe-

lıir vermeksizin evlenmenin sadece Resulullah'a has bir evlilik olduğu beyan edilerek buyurulmuştur ki: "Eğer mümin bir kadın kendisini Peygambere ba­ğışlar ve Peygamber de onu nikahlamak isterse, bunu da sana helal kıl­dık. Bu hüküm müminlerden ayrı olarak sadece sana mahsustur..." (Ah­zab, 50)

Eğer Resulullah'ın mutlak bir şekilde fiilinin kendisine mahsus olması sözkonusu ol­saydı, bu ayette mehirsiz evlenmenin sadece ona mahsus olduğunu beyan etme­ye İhtiyaç duyulmazdı.

d. Yine Resulullah'ın mutlak bir şekilde yaptığı fiillerinin kendisine has fiiller olma-

dığı, böyle has olanların başka bir açıklama ile beyan edildiği şu hadis-i şerifler­den de anlaşılmaktadır.

Ömer bin Seleme Resulullah'a: "Oruçlu olan (hanımını) öpebilir mi?" diye sormuş, Resulullah da Ümmü Seleme'ye sor" demiştir. Ümiııü Seleme Ömer'e Resulullah'ın bunu yaptığını bildirmiştir. Bunun üzerine Ömer: "Ey Allah'ın Rasulü Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir" demiş, Resulullah da ona: "Dikkat edin, Allah'a yemin olsıtnki, ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve ondan en çok çekinenizim" cevabını vermiştir." {Müslim, Kİt. Siyam, bab: 74, hn. 1108)

Burada Ömer b. Seleme, "Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir" di­yerek oruçlu İken öpmenin caiz olmasının ona has olduğunu tahmin etmiştir. Resulullah da mutlak bir şekilde yaptığı fiillerinin kendisine has olduğunu tahmin et­menin doğru olmadığını ve insanların Allah'tan en çok korkanı olduğu halde on­lara yasaklananı, kendisinin yapmış olamayacağını beyan etmiştir.

Hz. Aişe diyor ki: "Resulullah insanlara emrettiğinde onlara güçlerinin yeteceği amel­leri emrederdi. Onlar da Ey Allah'ın Rasulü! Biz senin gibi olamayız. Çünkü Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir" diyorlardı. Resulullah bu sözle­re kızıyordu. Öyle kî, kızdığı yüzünden besbelli oluyordu. Ve sonra diyor du ki: "Sizin Allah'tan en çok korkanınız ve onu en iyi bileniniz benim" {Buhârî, Kit. İman, bab:13)

Enes b. Malik diyor ki: "Üç kişiden oluşan bir topluluk Rasulullalvın hanımlarının ev­lerine geldiler. Resulullah "in İbadetlerini soruyorlardı. Bu kendilerine bildirilince, sanki onlar Resulullah'ın İbadetlerini az gördüler ve dediler ki: Biz Resulullah'a nasıl ulaşabiliriz. Onun geçmiş ve gelecek günahları affedilin iştir."

İçlerinden biri: "Ben bütün gece boyunca namaz kılıyorum" dedi. Diğeri; "Ben her za­man oruç tutuyorum, orucuma hiç ara vermiyorum" dedi. Bir diğeri de: "Ben ka­dınlardan uzak duruyorum, hiç evlenmiyorum." dedi. Resulullah geldi ve buyur­du ki: "Şöyle şöyle söyleyenler siz misiniz? Dikkat edin, Allah'a yemin olsun ki, ben sizin Allah'tan en çok korkantntzım ve ondan en çok çekinenizim. Fakat ben kem oruç tutuyorum, hem de ona ara veriyorum. Hem namaz kılıyorum, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir. {Buhârî, Kit. Nikah, bab: 1)

Görüldüğü gibi, Resulullah'ın yaptığı bu amellerin ona has olduğu zannedilmiş, Resulullah da mutlak olarak yaptığı amellerin kendisine has olmadığını beyan etmiş­tir.

Peygamberler, kendilerine uyulan imamlar ve önderlerdi. "Biz onları emrimizle doğ­ru yolu gösteren imamlar yaptık." (Enbiya, 73)

"Allah İbrahim'e Ben seni imam yapacağım." (Bakara, 124) Peygamber, kendi­sine uyulan imam olduğu için, kendisine has olan fiillerin hususiliği beyan edilir. Diğer fiilleri ise, mutlak olarak bırakılır ki onlara uyulsun.

[132] Kasas, 15

[133] Taha, 121

[134] Enfal, 67, 68

[135] Tevbe, 43

[136] Abese, 1-11

[137] Müslim, Kit. Fedail, bab, 140, hn. 2361, 2362, 2363; İbn Mace, Kit. Ruhun, bab: 15 hn. 2470, 2471; Müsned İmam Ahmed, c. I, sh. 162, c. 3, sh. 152

[138] Bir kısım alimlere göre gece, kuşluk ve vitir namazlarını kılma, kurban kesme, mis­vak kullanma, borcunu ödeyemeyerek Ölenin borcunu ödeme, dünya ile ilgili ko­nularda görüş sahipleriyle istişare etme, hanımları boşayıp boşamama da serbest bırakılma Resulullah'a has olan farzlardandır.

Buna mukabil zekat ve sadaka alma, haince davranma Ojif şeyi diliyle söylemeksizin kaş göz işaretleriyle belirtip yaptırma) teçhizatını kuşandıktan sonra savaşmadan önce çıkarma ve benzeri şeyler sadece Resulullah'a haram kılınan hususlardır.

Diğer yandan dört hanımdan fazlasıyla evlenme, hiç açmadan oruç tutma, Mekke'de savaşma, ganimetin taksiminden önce ondan istediğini alma, ganimetin beşte bi-rinin beşte birini (1/25 - % 4) kendine ayırması, geriye miras bırakmaması, vefa­tından sonra da kocalığının devam eder olması ve benzeri fiiller yalnız Resulullah'a helal kılınan hususlardır. (Bkz. Kurtubi Tefsiri, c. XIV, sh. 221-223)

[139] Buhârî, Kit. Salat, bab: 89, Kit. Ezan bab: 69, Kit. Sehiv, bab: 4, 5. Kit. Edeb, bab: 45; Müslim, Kit. Mesacid, bab: 97, 99; hn. 573. Ebû Dâvûd, Kit. Salat bab: 189. hn. 1008; Tirmizî, Kit. Salat, bab: 175, c. 292, hn. 399

[140] Konu ile ilgili olarak bakınız: Müslim, Kit. Müsafirin bab: 101, 102, hn. 574; Tir­mizî, Kit. Salat, bab: 175, hn. 395

[141] Buhâri, Kit. İlim, bab: 39, Kit. Cihâd, bab: 176, Kit. Cizye, bab: 6, Kit. İtisam, bab: 26, Kit. Marad, bab: 17, Kit. Megazi, bab: 83; Müslim, Kit. Vasiyye, bab: 20, 21, 22; Müsned İmam Aiımed, c. I, sh. 222, 334, 335, 336, (rivayetler arasında kısmen fark­lılık olsa da netice itibari İle hepsi aynı manayı ifade etmektedirler.

[142] Buhârî, Kit. Cihâd, bab: 176

[143] Konuyla ilgili olarak bkz. Buhârî, Kit. Ahkam, bab: 1, Kit. Marad, bab: 16; Müs­lim, Kit. Fedaili's-Sahabe, bab: 11, hn. 2387; Müsned İmam Ahmed, c. 6, sh. 106,

Fıkıh uslulü-hasan Karakaya

[Resim: pqW4k.gif]


Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla
Tarık Ziyad
Yönetici
*******


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 411
Yorum Sayısı: 588
Üyelik Tarihi: Dec 2010
Rep Puanı: 11


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #9
Konu Tarihi: 06-02-2011 14:46
Mealen Hadîs Rivayet Etmenin Hükmü:

Hadislerin, bizzat Peygamber efendimiz'in söylediği kelimelerle rivayet edilmesi mümkün olmadığından, aynı manayı taşıyan benzeri lafızlarla riva­yet edilip edilemeyeceği alimler arasında ihtilaflıdır.



1. Caizdir Diyenler:

Alimlerin çoğu, kelimeleri okunduğunda ibadet sayılan veya veciz olan (kısa olmasına rağmen geniş manalar İhtiva eden) hadisler dışındaki hadis­lerin, Peygamber efendimiz'in söylediği kelimelere benzer lafızlarla mealen rivayet edilmesini caiz görmüşlerdir. Fakat bu gibi hadisleri rivayet eden ra-vinin kelimelerin delalet ettiği manaları ve metinlerin üsluplarını bilen bir ki­şi olmasını da şart koşmuşlardır. Bu alimler şu hadis-i şerifi delil göstermiş­lerdir: Abdullah'ın oğlu Yakub, dedesi Süleyman b. Ükeyme el-Leysi'den (ra) şu hadisi rivayet eder: "Süleyman der ki: Peygamber (sav)in yanına geldik. "Baba ve analarımız sana feda olsun ya Resulullah! Biz senden hadis dinli­yoruz, onu dinlediğimiz gibi rivayet edemiyoruz" dedik. Bunun üzerine Resulullah şu cevabı verdi: "Haramı helal, helali haram yapmadıkça mana­yı da ifade ettiğiniz sürece bir mahzur yoktur.”[144] Bu hadis Hasan el-Basri'ye zikr edilince "Eğer bu hadis olmasaydı rivayette bulunmazdık" demiştir. Ay­rıca bir kısım hadislerin mealen rivayet edildiği bir gerçektir. Zira aynı mev­zuda rivayet edilen hadisin değişik lafızlarla rivayet edildiği görülmektedir.


2. Caiz Değildir Diyenler:

Diğer bir kısım alimler ise; hadisin manasında değişiklik olmaması için, mealen hadis rivayet etmeyi caiz görmemişler, delil olarak da şunları zikret­mişlerdir: "Allah bizden birşeyi işitip de aynen işittiği gibi tebliğ edenin yü­zünü ak etsin. Nice kendisine tebliğ edilen vardır ki; bizzat işitenden tebliğ edileni daha iyi muhafaza eder."[145]

Bir kısım hadisler vardır ki; bizzat Resulullah'ın söylediği lafızlar söylene­rek ibadet edilir. "Ezan" ve "Ettehiyyatü" bu kabildendir.

Yine bir kısım hadisler vardır ki; bunlar Resulullah'ın vecizeleridir. Baş­ka lafızlarla o manaları ifade etmek mümkün değildir. "Ne zarar verme var­dır, ne de zarara karşı zarar vermek[146] hadis-i şerifi bu türdendir. Mallarda karşılıklı zarar verilemez demektir.

Birinci gruptan olan alimler, lafızlarıyla ibadet edilen ve Resulullah'ın ve­cizeleri sayılan hadisler dışındaki hadislerin mealen rivayet edilebileceğini söylemişlerdir. Bu nedenle bu son itiraz geçerli değildir.

---
[144] Bu hadisi Taberani, "Kebir" adlı kitabında zikr etmiştir. Bu hadisi yorumlayan "Mec-mau'z-Zevaid" adlı kitabın sahibi şöyle den "Ben hadisi rivayet eden Yakub'u da, babasını da raviler arasında zikreden birini görmedim.

[145] Tirmizi Kit. İlim, Bab. 18, hn. 236; Darimi, Kit. Mukaddime, bab: 24; Müsned İmam Ahmed, c. I, s. 437, c. V, sh. 183

[146] İbnMacet Kit. Ahkâm, bab: 17, hn. 2340, 234i. (Zevaidde 2840 nolu hadisin se­nedinin kopuk olduğu 2341 nolu hadisin senedinde Cabir el Cafi bulunduğu bu­nun da itham altında olduğu zikredilmektedir). Muuatta, Kit. Akdiye, bab: 31; Müs­ned İmam Ahmed, c. V, sh. 327

[Resim: pqW4k.gif]


Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla
Abdullah
Moderator
*****


Durum: Çevrimdışı
Konu Sayısı: 13
Yorum Sayısı: 28
Üyelik Tarihi: Jan 2011
Rep Puanı: 0


Kişisel Bilgileri: v
Yorum: #10
Konu Tarihi: 07-02-2011 12:57
Allah razı olsun akhiler çok değerli paylaşımlar

نصر من الله وفتح قريب
Tüm Mesajlarına Bak
Alıntı ile Cevapla

Yeni Yorum Gönder  Yeni Konu Gönder 

Konu Bağlantı Araçları
Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA Konusunun Linki Direkt Link
Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA Konusunun HTML Kodu HTML Link
Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA Konusu BBCode Linki BBCode Link
Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA Konusunu Paylaş Sosyal Paylaş

Konu ile Alakalı Anahtar Kelimeler

Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA indir, Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA Videosu, Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA online izle, Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA Bedava indir, Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA Yükle, Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA Hakkında, Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA nedir, Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA Free indir, Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA oyunu, Fıkıh Usulü Dersleri-Hasan KARAKAYA download


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 2 Ziyaretçi

Hızlı Menü: